Düşünce ve akıl; elle tutulmayan, anlaşılması zor ve birbirine benzeyen kavramlardır. Ama bu ikisi aynı şey değildir!
Düşünce; algılarımız ve bilgilerimizi sentezleyerek olaylar arasında bağlantı kurmak ve bir sonuç üretmek şeklinde özetleyebileceğim geniş kapsamlı bir süreçtir. Bu haliyle doğru veya yanlış her algı ve bilgi bizi düşünmeye sevk edebilir. Dolayısıyla düşünme sürecinde elde edilen ürün yani düşünce doğru da olabilir yanlış da.
Oysa akıl bu sürecin küçük ama çok özel bir parçasıdır. Bu Arapça kelimenin kökenine baktığımızda dizginlemek ve gem vurmak kavramlarıyla karşılaşırız. İşte o zaman da felsefedeki akıl tanımına ulaşırız.
Filozoflara göre akıl, insan zihnini yanıltıcı bilgiden koruyan ve algıları denetleyen bilinçli düşünme işlevidir. Yani aklımızı kullanmak, algılarımızın ve duygularımızın bizi yanıltmasına izin vermeden düşünce yığını içinde gerçeği aramaktır.
Ben bu süreci altın aramaya benzetiyorum biraz. İzninizle açıklayayım:
Eğer henüz böyle bir şey yapmadıysanız öncelikle amatör bir altın arayıcının yaptığı işlemleri izlemenizi öneririm. İnternete girdiğinizde bu konuda çok sayıda görsel bulabilirsiniz. Neler yapıyor bu insanlar?
İlk iş olarak zengin akarsu yataklarını araştırıyor altın arayıcıları. Verimli kabul edilen bir kaynakta beklenen altın oranı yüz binde bir civarındadır. Bir kamyon dolusu çakılın içinde bir kaşık altın bulmaktan bahsediyorum.
Aynı oranlarda olmasa da düşücelerimiz arasında aklın ürünü olan gerçek fikirlere ulaşma ihtimali biraz buna benzer. Ortalama bir insan zihni günde elli binden fazla düşünce üretebilir. Ama bu düşüncelerden sadece az bir kısmı aklın ürünü yani gerçektir.
Akarsu yatağının zemininde bol miktarda çakıl vardır (düşüncelerimiz gibi). Altın, çok ağır olduğu için çoğu kez derindedir (hakikat gibi). Bu değerli hazinelere ulaşma ihtimalini artırmak için mümkün olduğunca derinden kazılarak malzeme toplanır.
Toplanan çakıllar bir tepsiye doldurulur. Sonra da ağzına kadar suyla doldurulan tepsi dairesel hareketlerle çalkalanır. Bu işlem altının dibe çökmesini sağlar. Çünkü dedim ya, altın ağır bir elementtir.
İlk aşamadan toplanan malzemeler geniş gözenekli bir elekten geçirilerek çok büyük parçalar ayrılır. Bu parçaların arasından nadiren de olsa altın çıkar. İlk işlemde ortaya çıkan büyük çakıl taşlarını parlak görünen, yüksek sesle dillendirilen ve hamaset barındıran fikirlere benzetirim ben. Ama aralarında gerçeğin olma ihtimalini de göz ardı etmem.
Büyük parçalar elenince geride kalan malzeme artık değerli kumdur. Çünkü bu malzemenin içinde altın bulunma ihtimali daha yüksektir. Ama işimiz bitmez. Tepsiyi çalkalamaya devam ederiz.
Artık elimizde malzemenin en ağır olanları vardır. Siyah kum olarak tanımlanan bu malzeme minerallerden zengindir. Bazen gözle görülebilecek kadar büyük ve cımbızla ayırabileceğiniz altın parçaları bulabilirsiniz bu malzemenin içinde.
Kalan az miktardaki malzeme için bu sefer de mıknatıs kullanılır. Siyah kum dediğimiz bu malzeme çoğunlukla manyetik özellikte olduğu için mıknatıs tarafından çekilir. Ancak altın soy metal grubunda olduğundan mıknatıs tarafından çekilmez. Bu aşamadan sonra geride kalan malzemenin içinde altın oranı daha yüksektir.
Dere yatağından kamyona yüklediğiniz çakılla sağlam beton bile yapamazsınız. Bu kalabalık malzemeyi işe yarar hale sokmak için bir seri işlemden geçirmek gerekir. Düşüncelerimiz de biraz böyledir.
Sağdan soldan duyduklarımız ya da zihnimize düşen yığınla düşünce gerçeğin ancak hammaddesi olabilir. Hakiki bilgiye ulaşmak için altın arayıcıların yaptığı türden arama, eleme ve mıknatıslama süreçlerinden geçirmek gerekir.
Bilinçaltımız, bize hız kazandırma ve enerji tasarrufu sağlama potansiyeline sahiptir. Bu madalyonun bir yüzüdür. Diğer taraftan arzu ve hırs gibi yoğun duygularla bizi ayartma potansiyeline de sahiptir bilinçaltı.
İdeolojik hatta bazı dini inançlarımız aşk gibi yoğun duyguların çekim alanındadır. Bu ise tıpkı aşk gibi yanılma potansiyeli taşır. Bilinçaltının etkisindeki bu düşünceleri mıknatıslama işleminden geçirdiğimizde geriye duygulardan arınmış saf bilgi kalacaktır. İşte şimdi hakikate daha yakınız.
“Aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana,” diyor Henry David Thoreau (1817-1862).
Bir kamyon dolusu çakılı yorucu bir süreçten geçirdiğimizde elimizde kalan muhtemelen iki kaşık altın olacaktır. Peki, bilgi ve düşüncelerimizi böylesine zorlu bir süreçten geçirdiğimizde elimizde ne kalır?
Kendini bil!
Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.
Kesin olmayan bilgiden uzak dur.
Belki de kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığıdır.
Kimse erdem olmadan mutlu olamaz.
Başkalarının günahı bizi aziz yapmaz.
Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma.
İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.
İnsan ne kadar az bilirse, o kadar şiddetle savunur.
Kusurumuz ne kadar çoksa o kadar çok kusur ararız.
Zekânın ölçüsü, değişme yeteneğidir.
Hiçbir saadet yoktur ki bedeli daha önce ödenmiş olmasın.
Mücadeleden kaçanlar, mücadele edenlerden daha çok yara alırlar.
Doğru yolda bile olsanız, eğer oturuyorsanız sizi ezip geçerler.
İrade eksikliğinden başka şifasız hastalık yoktur.
Konuşmak bir ihtiyaç ise susmak bir sanattır.
Soğumuş demiri, çürümüş eşyayı düzeltmeye çalışma!
Güçlü beyinler fikirleri tartışır, vasat beyinler olayları, zayıf beyinler insanları…
Kimseye kirli ayaklarıyla beyninizde gezme fırsatı vermeyin.
Binlerce kilometrelik yolculuk bir adımla başlar.
Sizi bilmem ama iki dakikada okuyabileceğim bu özlü sözlerin hayatıma katkısı, iki yılda okuyamayacağım kadar çok sayıdaki bazı kitaplardan fazladır.
Altın arama işleminin zorluğunun farkındayım. Ama birileri bu işi bizim için yapmışken ve bu bilgeliği karşılıksız hizmetimize sunmuşken faydalanmamak için hiçbir mazeretim yok.
“Bazen iyi bir öğüt, bir armağandan daha değerlidir,” der Montaigne (1533-1592).
Bilgelik yolumuzu aydınlatan ışık olduğunda daha güzel bir dünya için umut hep var olacaktır.