Her devrin kendine has sorunları vardır.
Tanrı’ya insanları kurban etmekten cadı avına, cehaletin tetiklediği batıl inançlar binlerce masumun ölümüne sebep olmuştur.
Tarih boyunca insanlar kuraklıklarla, salgınlarla, depremlerle, din adına çıkarılan savaşlarla mücadele etmiştir. Son bir asra kadar insanların yanlış tutumu çoğu kez başkalarının ölümüne sebep olmuştur.
Bilim ve teknolojide akıl almaz ilerleme kaydedilen yirmi birinci asırda tüm bu acılar daha az yaşanır diye ummak istiyorum. Ama gel gör ki, günümüzün de kendine has ve aslında daha ölümcül sorunları var. Ve günümüz insanı başkasından çok kendi bedenine ve ruhuna -hiçbir asırda olmadığı kadar çok- zarar veriyor.
Teknolojinin her şeyi kolaylaştırdığı günümüzde konfor arayışı paradoksal bir şekilde sağlığımızı bozuyor. Kanserlerden ruh hastalıklarına pek çok rahatsızlığın gün geçtikçe arttığı devrimizde hastaneler ve hapishaneler dolup taşıyor.
Ilık su ve kurbağa hikâyesini duymuşsunuzdur. Teoriye göre bir kurbağayı sıcak suyun içine atarsanız tepki olarak kendini hemen dışarı atar. Ancak, aynı kurbağayı ılık suyun içine koyarsanız öylece durur. Suyu yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa hiçbir şey yapmaz tersine keyif bile alır. İlk deney kabındaki kritik sıcaklığa erişildiğinde artık kurbağanın kendisini dışarı atacak hali kalmaz.
Hikâyenin tarihini biraz karıştırdığınızda farklı bir şeyle karşılaşırsınız. Alman psikolog Friedrich Goltz (1869 yılında) yaptığı bir deneyde beyni alınmış kurbağanın yavaşça ısıtılan suda kaldığını, fakat sağlıklı kurbağaların kaçmayı denediklerini gözlemlemiştir.
İç içe geçmiş matruşka bebekler misali biraz daha derine indiğinizde başka şeyler çıkar karşınıza. Mesela, bu kurbağa deneyinin sonuçları daha sonraki yıllarda pek çok bilim insanı tarafından çürütülmüştür.
Fakat bu hikâyenin mesajı en çok da günümüz insanı için geçerliliğini korumaktadır. Büyük çoğunluğun -ılık suya atılmış kurbağa misali- bir umursamazlık ve yılgınlık içinde olduğu gerçeğini çürütmedi bu bilim insanları.
Göğsümüzde bir ağırlık nedeniyle hastaneye gidiyoruz. Doktor, kalp krizi geçirdiğimizi söylediğinde kulaklarımıza inanamıyoruz. Ama biz her gün sigara tüttürürken bu hastalığı adeta davet ediyoruz.
Doktor ayağımızın kesileceğini söylediğinde dünyamız başımıza yıkılıyor. Oysa her gün iştahla yemek yiyip televizyon başında geç saatlere kadar keyifle otururken aldığımız kilolarla biz bu hastalığa zemin hazırlıyoruz.
Sosyal medya ve dijital oyunlara dalıp gidiyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir anda kendimizi yaşlılık denen bir dünyanın içinde buluyoruz. Hastalıklar bir yana ölüm korkusu sarıyor benliğimizi. İşte o gün en büyük pişmanlığımız yapabileceğimiz halde yapmadığımız güzel şeyler oluyor ama çoğu kez iş işten geçmiştir.
Şunu söylediğinizi duyar gibiyim:
“Sorunu biliyoruz zaten. Peki, bunun bir çözümü var mı?”
Milattan önce yaşamış olan Cicero (MÖ 106-43) diyor ki; “Felsefeye uyan biri ömründeki her çağı sıkıntısız geçirebilir.”
Ben de bu iddianın ardına düşünüyorum. Yirmi bir asır sonrasında bile iyi biliniyorsa bu aforizma, günümüz sorunlarına şifa olabilir mi?
Bunun için binlerce yıllık kadim felsefenin birikimi olan eczaneye giriyor ve tam da şimdi bahsettiğim soruna tedavi olabilecek ilaçlar arıyorum.
İlk karşıma çıkan, Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde altın harflerle yazılı söz oluyor:
“Kendini bil!”
Ben de kendimi anlamak için minik bir beyin fırtınası yapıyorum:
Karar vermemizi sağlayan düşüncemizin çalışma mekanizmasını bir şirkete benzetebiliriz. Nihai kararı veren patronu temsil eden bilinç merkezi küçük bir yer kaplar beynimizde. Çalışanları temsil eden bilinçaltı ise daha geniştir.
İyi bir yönetici şirketin geleceğini düşünerek uzun vadeli planlar yapar. Ama bu şirketin istikbaliyle ilgili endişesi olmayan çalışanlar günün tadını çıkarmaya bakar.
Tıpkı bu toplantıda olduğu gibi bedenimizin isteklerini ön planda tutan bilinçaltı; iştah, zevk, rahatlık ve konfor arayışıyla şirketi iflasın eşiğine sürükler. Şirket battığında ise sadece patron değil her bir çalışan bunun bedelini öder.
Kendimizi bilmek yani bilinç ve bilinçaltı dediğimiz kavramların çalışma mantığını kavramak güzel bir çıkış yoludur. Çalışanların temel ihtiyaçları göz ardı edilmemeli elbette ama aşırı ve gereksiz isteklerine sınırlama getirilmelidir. Böylece şirketin daha uzun vadede ve daha başarılı olması sağlanır.
Başka neler var bu eczanede?
“Gerçek ölüm, mücadele tutkusundan yoksun bir hayattır,” diyen Muhammed İkbal (1877-1938) milyonların içinde bulunduğu durumu güzel özetliyor.
“Aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir,” diyen Einstein’a (1879-1955) kulak verdiğimizde artık farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini hatırlıyoruz.
“Uçamıyorsan, koş; koşamıyorsan, yürü. Eğer yürüyemiyorsan, sürün; ama hareket etmeye devam et.” İşte bu yüreklendirici sözler de Martin Luther King’e ait (1929-1968).
“Gerçek yaşam, küçük değişiklikler olduğu sırada yaşanır,” diyen ünlü yazar Tolstoy (1828-1910) bizi bir adım atmaya davet ediyor.
“Bütün değişimler başlangıçta zor, ortasında karmaşık, sonunda muhteşemdir,” derken Robin Sharma (1964-) içimizi coşkuyla dolduruyor.
Aslında felsefe eczanesinde vakit geçirdikçe bundan çok daha fazlasını bulursunuz. Ama verdiğim birkaç örnekten sonra siz de felsefenin bir şifa olabileceğine kanaat getirdiyseniz bu eczane hepimize açık. Üstelik ücretsiz!
Sigortanız olmasa bile…
Haklısın Halil bey kardeşim.
Aslında eczane çok gerçekten.
Fakat oraya kadar gidip içeriye girmek bir çoğumuza zor geliyor demek ki..
Ancak yine de isabetli ilaç yerine yan etkisi tehlikeli olanlardan da almamaya dikkat etmeliyiz değil mi.!?