Öncelikle size çok tanıdık gibi gelen bir gizemden bahsetmek istiyorum: Her birimizin tepesinde taşıdığı bir buçuk kiloluk yumuşak ve narin doku… Dünyada eşi benzeri bulunmayan bilgisayar…
“İnsan beyni onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, o zaman da biz onu anlayamayacak kadar aptal olurduk,” demiş Norveçli yazar Jostein Gaarder.
Kabul etmek gerekir ki, tepemizde taşıdığımız kendi beynimizi tam olarak anlamaktan bugün bile oldukça uzak bir noktadayız.
Beyni tam olarak anlamakta zorlanıyoruz ama her birimizin sahip olduğu beynin kapasitesini birazcık olsun hayal edebiliriz.
Dünyada halen yaşayan sekiz milyar insan var. Tüm ölenleri de buna ekleyin. Dünya tarihi boyunca gelip geçmiş yaklaşık seksen milyar insandan bahsediyorum.
Her insanın iki kolu var ama siz tüm bu insanları kırkayak gibi hayal edin. Her birinin kırk kolu var yani. Şimdi seksen milyar insanın her bir koluna birer cep telefonu verin ve aynı anda onlarca insanla iletişime geçtiğini hayal edin. İşte -öğrenebildiğimiz kadarıyla- insan beyninin kapasitesi bunun biraz daha üstündedir.
İnsanlar kendisinden daha hızlı otomobiller, daha güçlü aletler üretmiş ama beyinden daha geniş kapasiteye sahip bir bilgisayarı henüz üretememişlerdir.
Beynimizle ilgili aklımızda kalması gereken iki geçek var: Birincisi, sınırlarını keşfedemeyeceğimiz kadar harika bir bilgisayardır beyin. İkincisi, sınırsız değildir. Özellikle bilinçli yaptığımız şeylerden daha fazlası bilinçsizdir.
Bilinçli bir insan olduğumuzu sanırız ama bilimsel gerçekler farklı şeyler söylüyor. Mesela hayatımızın yaklaşık yüzde beşlik dilimi bilinç merkezimizin kontrolündeki etkinliklerle geçerken neredeyse yüzde doksan beşi bilinçaltının kontrolündedir.
Bilgisayar diliyle ifade etmek gerekirse beynimize, duyu organlarımız yoluyla çevreden saniyede neredeyse bir milyar bit kadar veri girdisi olmaktadır. Ama bu verilerden çok az bir kısmı bilinç alanımızdayken geri kalan daha büyük kısmı bilinçaltına atılmaktadır. Bu demektir ki, bilinçaltı dediğimiz derya biraz bulanık görünse de -bilinçle karşılaştırıldığında- çok daha geniştir.
Jung’a göre hayat, kişinin bilinçaltının farkına varmasının öyküsüdür. Aşk, rüyalar, tutkular, arzular, takıntılar, hezeyanlar, fanatizm, tartışmalar… Anlamakta zorlandığımız tüm bu gizemlerin kaynağı işte bilinçaltı dediğimiz bu deryadır.
Beynimizin daha küçük bölümünü oluşturan bilinç merkezini patron olarak kabul edebilirsiniz. Görünürde yetki ve kontrol patrondadır. Bilinçaltı ise patronun emri altında çalışan yirmi kişilik bir gruptur. Bu ikili arasındaki denge çok önemlidir.
Patron her şeyi kendi yapmaya kalkarsa tökezler. Emri altındaki elemanları bu iş için idare etmesini bilirse başarılı olur.
Basit bir örnekle açıklayayım. Bilinçaltı, karnımızın acıktığını hatırlatıyor. Bilinç merkezimiz yemek yemeye karar veriyor. Lokmayı ağzımıza atmaya karar veriyoruz ama sonrası bilinçaltının kontrolünde. Dilimizin hareketlerinden yutmaya, midede sindirimden faydalı şeylerin dolaşıma geçmesine varıncaya kadar kontrol bizde değildir.
İyi ki değildir, yoksa yaşayamazdık. Bilinçli kararla bazı şeyleri başlattıktan sonra bilinçaltına işi devretmek hayatımızı kolaylaştırır. Her adımı bilinçli yapmaya kalkışsak piyano çalamaz, otomobil süremez hatta düz yolda yürüyemezdik.
Ama patron kontrolü tamamen personele –bilinçaltı- bırakırsa işte o zaman da hayatı kâbusa döner. Uyanık personelin patronu yanıltma, ayartma, aldatma potansiyeli vardır. Örneğin, iştah silahını kullanarak gereğinden fazla ve zararlı gıdalar tüketmeye teşvik eder. Tembellik silahını kullanarak yürümekten alıkoyar. Biraz daha şımartırsanız sigara ve uyuşturucu gibi zararlı maddeleri almanıza bile neden olabilir bilinçaltı. Duygularınızı harekete geçirir ve sizi öfkelendirir örneğin. İnsanlarla tartışmaya sevk eder sizi.
Şimdi samimi olarak kendinize sorun: Sahiden patron kim? Kontrol sizde mi yoksa personelinizde mi? Siz mi onları idare ediyorsunuz yoksa onlar mı sizi?
Gelelim sorumuza: Beyin tam kapasite çalışsa ne olur?
Bu soruyu yanıtlamaya değil birkaç sayfa kitaplar bile yetmez. Ama duruma ışık tutması için birkaç örnek verebilirim. Özetle filozofların bir birleşimi gibi çalışır beynimiz. Sadece doğru, faydalı ve iyi işler yapar. Patron –bilinçli beyin- kontrolü ele alır ama personelin –bilinçaltı- tüm kapasitesini kullanmasını da sağlar.
Örneğin, zamanın değerini fark eder bilinç. Daha az uyur ve daha çok çalışırız. Bunun için de ağır yemeklerden ve zihni yoran streslerden uzak dururuz.
Daha çok düşünür ama daha az konuşur insan, beynini tam kapasite kullanırsa. Zaman törpüsü olan tüm eleştiri, yargılama ve tartışmalardan uzak durur. En büyük zamanını da üzerinde en çok yetki sahibi olduğu kişiye yani kendisini geliştirmeye adar.
Beynimizi tam kapasite kullansak Tesla’dan daha çalışkan bilim insanı; Tolstoy’dan daha büyük yazar; Picasso’dan daha usta bir ressam ya da Mozart’tan daha başarılı bir besteci olabiliriz.
Günümüz gençliğinde gördüğümüz en yaygın hastalıklardan birisi anlamsızlık hissi, umutsuzluk ve depresyondur. İşte bu da tamamen beyin kapasitesinin eksik kullanımı ile ilgilidir.
Bir solucan türünü inceleyen bilim insanları beyninde 302 hücre olduğunu tespit etmiş. Bu hücreler arasındaki yüzlerce bağlantı sayesinde solucan bir takım stratejik kararlar verebiliyor, kendisini kısmen de olsa savunabiliyor ve avlanabiliyor. Bu minik beyinli hayvan toprağın su geçirgenliğini artırarak kimyasalların toprakla karışımını kolaylaştırıyor. Hatta bitkilerin gelişimini bile destekliyorlar.
Yani solucanın bile dünyaya bir katkısı ve yaşamının bir amacı varken dünyadaki en gelişmiş beyne sahip canlı olan insanın yaşamı anlamsız ve amaçsız olabilir mi?
Bilinçaltının güdülerine direnir, patronun kim olduğunu gösterirsek bilinç merkezimiz bize hayatın bir anlamı olduğunu söyler. Reddetmek ve mazeretler üretmek yerine çözüm ararız. Hayatı anlamsız bulmaktansa hayatımıza katacak bir anlam ararız. Ve arayanlar illa da bulur…
Tüm dünya beynini optimal düzeyde kullansa dünyada savaşlar olmaz. İnsanlar kavga etmez hatta yerde sigara izmariti bile olmazdı. Hastaneler ve hapishaneler boş kalırdı.
Güzel haber şu ki, bu hazine hepimizin cebindedir. Kötü haber ise pek azımız bu hazineleri kullanacak kadar cömert davranırız. Kendi kendimize pintilik yaparak sadece bir kez yaşayacağımız ömrümüzü heder ederiz.
Dağları dereleri, ağaçları çiçekleri, kuşları kelebekleriyle cıvıl cıvıl bir orman serilmiş önümüze. Bizim yaptığım şey kozalaklarla uğraşmak…
Tüm dünya yanlış şeyler yapsa bile kendimizle ilgili karar verme yetkisi bizdedir. Bilinçli hareket ederek kendi yaşantısını bir sanat eserine dönüştürme potansiyeli bir insanın sahip olabileceği en önemli ayrıcalıklardandır. Biz kendi kapasitemizi doğru kullandığımızda en azından kendi minik dünyamızı güzelleştirebiliriz.
Bilinçaltı denen personele patronun kim olduğunu gösteren, kontrolü ele alan ve hayatını bir sanat eserine dönüştürme potansiyelini sonuna kadar kullananlardan olabilmek dileklerimle…
Yine guzel seylere dokunmussunuz hocam ellerinize emeginize saglik
Her zamanki gibi bilgilendirici, motive edici bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık 👏👏👏