Algı, Yargı ve Bilgi

 

Şimdi şöyle bir sahne hayal edin:

Birbirimizden on metre kadar uzakta karşılıklı olarak oturuyoruz. Tam ortamızda kırmızı bir top var. Ama siz topun yeşil olduğunu iddia ediyorsunuz. Tepkim ne olur?

Önce şaka yaptığınızı düşünürüm. Ama ciddi görünüyorsunuz. O zaman gözlerinizin bozuk olduğunu düşünürüm. Tedavi olmanızı öneririm. Ama siz gözlerinizin de sağlam olduğunu iddia ettiğinizde muhtemelen biraz öfkelenirim. Çünkü sizin yalancı olduğunuzu düşünürüm artık. İki taraf düşüncelerinde ısrar ederse çatışma kaçınılmazdır.

Neyse ki kavga etmiyoruz. Aklı başında birisi imdadımıza yetişiyor. İkimizi de tanıyan yaşam deneyimine sahip bu adam yanıma gelir, kolumdan tutar ve beni sizin tarafınıza götürür.

“Bir de buradan bak,” der.

Gördüklerim beni şaşırtır. Topun sizin tarafınızdaki yüzü sahiden yeşildir. Bilgelikte bir adım ileride olmak yani sadece madalyonun öbür yüzüne bakmak bir kavgayı önlemiş oldu.

“Az bilen çok savunur,” demiş Rousseau.

Artık anlaştığımıza göre kendi fikirlerimizde diretmenin bir anlamı yok. Barış sağlanmıştır. Tam da bu sırada kapıdan bir başkası girer. Gürültüyü duyup koşmuştur. Meselenin ne olduğunu sorar. Biz de izah ederiz. Hatta önlenen bir çatışmanın sevinciyle ayrıntılı anlatırız.

Ama misafirimiz şaşkındır. Üçümüzün de hatalı olduğunu ifade eder. Çünkü yeni misafir topun sarı olduğunu iddia etmektedir. Onun da şaka yaptığını düşünürüz ama ciddi görünüyor. Şimdi ne olacak?

Hazır üç kişi bir gerçeği kabullenmişken ortalığı karıştıran bu adamı kovmak en pratik yol gibi görünüyor. Üç kişi birden kör olmadığına göre…

Aslında bir seçenek daha var. Son misafirimiz yalnız kaldığı için düşüncelerinden vazgeçip bize ayak uydurursa kavga önlenir. Ne dersiniz?

Derken salondan biri ayağa kalkar. “Durun!” der. “Ben göz hastalıkları uzmanıyım.”

Adamın uzmanlığına saygı duyan çoğunluk onu dinlemeye karar verir ve mesele anlaşılır. Meğer salona en son giren misafir kırmızı yeşil renk körüymüş. Bu yüzden yandan baktığında iki rengi birbirinden ayırt edemez ve bizden farklı görür. Az kalsın görme özürlü bir adamı bizden farklı düşündüğü için kovacaktık. Peki, şimdi ne olacak?

Eğer son misafir de -o ana kadar bilmediği- görme kusurunu kabullenecek kadar olgunsa mesele bir kez daha barışla çözülmüş olur. Gördüğünüz gibi burada meseleyi çözen şey bilgide biraz daha derinleşmektir.

Sadece iki şey öğrendik. Madalyonun öbür yüzüne de bakmak ve algı kusurunu dikkate almak… Şimdi barışa çok yakınız. Ama hikâye burada bitmiyor. Salondan bir fizikçi çıkıyor ve “Hepiniz yanılıyorsunuz,” diyor.

Herkes gerçeği kabullenmişken, bununla yaşamaya hazırken yeni bir fikir ortalığı yine alevlendirebilir. En iyisi fizikçi olduğunu iddia eden bu adamı yaka paça salondan atmak sanırım. Çünkü burada zorlu sınavlar verip meseleyi anlamışız. Öyle sanıyoruz yani. Hazır barış da sağlanmışken bu adamın derdi ne?

Kalabalık zar zor ikna oluyor ve fizikçinin açıklamasını dinlemeye karar veriyoruz.

“Top aslında renksizdir,” diyor fizikçi. “Işınları kırma açısı onu farklı renklerde görmemizin nedenidir. Yani bu renkli algılama sadece bizim beynimizde gerçekleşen bir olaydır. Ortada tek bir gerçek varsa o da sadece bir topun olduğudur.”

Şimdi ne oldu?

Sabırla bekleyip birbirimizi saygıyla dinlediğimizde ve bilgiye müracaat ettiğimizde bambaşka gerçeklerle karşılaştık.

Devasa bir piramidin iki farklı ucunda gibiyiz. Yaşam deneyimi en az olanlar piramidin en alt basamağındadır. Farklı düşünenler birbirinden çok uzaktadır yani.

Her bilgi bir basamak yükseltir bizi. Aynı zamanda hakikati arayan insanları birbirine yaklaştırır bu adım. Bilgelerin ulaştığı zirvede artık birbirimize çok daha fazla yakınız. Ve artık birbirimizi daha iyi görebiliyoruz. Ne dersiniz? Burada bırakalım mı artık?

Mesela, bir kuantum fizikçisi sınıfa girse bize ne der?

Artık klasik fiziğin çok basit kaldığını iddia edebilir. Kuantum diye bir şey vardır artık. Kabul etmesi zor olsa da gerçekte ortada top falan da yoktur. Bu da bir algı meselesidir sadece. Yani beynimizde oluşturduğumuz bir şekilden ibarettir gördüğümüzü sandığımız şey. Biraz kafanız karıştı, değil mi?

Şu bizim topu oluşturan maddelerin yapıtaşına indiğinizde atomla karşılaşırsınız. Fiziğin ulaştığı nokta budur. Newton bu kadarını söyleyebilir.

Ama kuantum fiziğine göre atom, sandığımız gibi minicik bir misket değildir. O da merkezinde minik bir çekirdek ve etrafında dönüp duran elektronlardan oluşan bir boşluktur.

Şöyle bir örnek vereyim. İki metre boyunda görünmeyecek kadar ince bir ipin ucuna bir misket yapıştırdığımı hayal edin. Çevremde hızla döndürüyorum. O kadar hızlı döndürüyorum ki, bana yaklaşamıyorsunuz. Hatta çevrede dokunduğu kâğıt kutuları dağıtacak kadar güçlüdür bu enerji. Ama hakikat nedir?

İki santim boyunda bir misketin hareketinin enerjisidir tüm olay. Oysa gerçekte bunun bir milyondan daha fazlası boşluktur. Yani üç tane sinek dolaşıyor diye koca bir salonu sinek olarak tanımlayamayız, değil mi?

Şimdi meseleye dair bilgilerimiz dördüncü boyuta ulaştı. Ama bu bilgi bizi birbirimize düşürmüyor. Hepimiz yeni öğrendiklerimizin şaşkınlığı içindeyiz. Tüm bilgiler bizi çatışmadan da uzak tutuyor. Aklın yolu tektir çünkü.

Bilinçaltımızı dolduran veriler ne kadar azsa o kadar kesin fikirlere sahip oluruz. Az bilgiyle çok fikir sahibi olanlar ise en çok kesin konuşmaya haliyle tartışmaya meyillidir. Az bilen çok savunur çünkü.

Size düşüncelerimi dayatıyorsam benden uzak durun. Çünkü bunun birinci sonucu, bilgi düzeyimin düşüklüğüdür. Cahil dostun olacağına bilgili düşmanın olsun.

İkincisi ise hastalıklı ruh halidir. Size farklı görünen bir meselede benim söylediklerimin doğruluğunda ısrarcıysam bu benim şizofren olduğumu gösterebilir. Ama şizofren gibi algı yanılgısının zirve yaptığı hastalıkların bir sorunu vardır. Hasta olduğunu kabul etmez bu insanlar.

Yok, ben şizofren değilsem bu sefer de sizin şizofren olmanız muhtemeldir. Ortada tek hakikat varken tartışma sürüyorsa tarafların ikisinin de akıl sağlığının tam olarak yerinde olması mantıklı görünmüyor çünkü.

İşte bu yüzden sevgili dostlar, sadece bir top meselesinde değil toplumsal meselelerde de çatışmaların nedeni az bilgiyle çokça fikir sahibi olmaktır. Çözüm ise bilgeliktir. Mesela, şimdi Dekart sınıfa girse tartışmamızı sonlandıracak şöyle bir hatırlatmada bulunabilir:

“Kesin olan bir şey varsa o da hiçbir şeyin kesin olmadığıdır.”

Kısıtlı bilgilerimizi tartışmasız hakikatlermiş gibi dayatmaya son verdiğimizde çatışmaları önleriz. Bilgelikte derinleşmek bizi Sokrat’ın mütevazı tutumuna yaklaştırır. “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” deriz.

Kalın bilgelikle, esenle…

 

Related posts

Dunning-Kruger Etkisi

Ilık Suda Kurbağa

Timur ve Filler

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments