Dört Dil

 

Temel ve arkadaşı Cemal, İstanbul’da geziyorlarmış. Yanlarına bir turist yaklaşmış ve İngilizce bir şeyler sormuş.

İki arkadaş birbirine dönüp bir süre bakışmışlar. Adam, söylediklerinin anlaşılmadığını fark edince bu kez Fransızca yinelemiş sorusunu. Bizimkilerde yine tık yok…

Turist sorusunu Almanca sorunca iki arkadaş yine anlamamışlar.  Adam son kez İtalyanca şansını denemiş ama yine sonuç alamamış. Bu durumu yadırgayan turist dudaklarını sıkıp başını sağa sola sallamış ve uzaklaşmış.

Turiste yardımcı olamadığı için mahcup olan Cemal arkadaşına dönmüş:

“Temel,” demiş. “Artık bir dil öğrenmemizin zamanı geldi sanırım.”

Temel umursamaz bir tavırla omuz silkmiş.

“Boş versene,” demiş. “Gördüğüm kadarıyla adam dört dil falan biliyor ama yine de meramını anlatamadı.”

 

Hayatımızın önemli bir bölümünü işgal eden anlamsız tartışmalarda bu fıkra gelir aklıma. İnsanları ikna etmek için takla atarsınız ama bazıları anlamamak için adeta kulaklarını tıkar.

“Soğumuş demiri, çürümüş eşyayı düzeltmeye çalışma!” diyor Gazali. Bu yüzden; laf anlatamayacağımız, anlatsak da etkisi olmayacak kadar kendi yargılarına bağlı -beyni sertleşmiş ve inkâra şartlanmış- insanlarla uğraşarak harcadığımız her bir dakika, israftır.

Birbirimizi anlamıyorsak algılamanın üç noktasından birinde hasar var demektir. Örneğin, kulağımız duymuyordur. Bunu fark ettiğimizde bir doktora görünmekte fayda var.

Algılama kusurlarımızda daha önemli etken beynimizdir. Kulaklarımızdan giren sesli uyarılar beynimizde algılanır ve yorumlanır. Beyin iltihabından felce, şeker hastalığından zehirlenmeye bazı hastalıklar -kulaklarımız sağlıklı olduğu halde- duyduklarımızı algılayıp doğru yorumlamamızı engeller.

Ama esas sorun kalptedir: Duymak istemeyenden daha sağır kimse yoktur, kulakları ve beyni sağlam olsa bile.

Kalp derken, vücudumuza kan pompalayan anatomik yapıdan bahsetmiyorum elbette. Kast ettiğim şey; gönül, zihin, bilinç, can ya da ruh denilen, elle tutulmayan ama var olduğunu bildiğimiz bizi biz yapan gizemli cevherdir.

Birinci adım, yani söylenenleri anlama çabası işin kolay kısmıdır. Daha zor olanı ise başkalarına fikirlerimizi kabul ettirmek için ısrarcı olmaktan vazgeçebilmektir.

“Dün zekiydim, dünyayı değiştirmek isterdim. Ama bugün akıllıyım, kendimi değiştiriyorum,” demiş Celaleddin Rumi (1207-1273).

Basit gibi görünen bu işi denemeye kalktığınızda şaşıracaksınız. Söylemek kolay, yapmak zordur çünkü. Güzel ülkemde insanların yarısından fazlası işini hatta eşini değiştiriyor. Bir o kadarı estetik ve makyajla görünüşünü değiştiriyor. Peki, fikrini değiştiren kaç insanla karşılaştınız?

Ailesinden ya da çevresinden öğrendikleriyle şekillendirdiği inanç ve ideolojisini sorgulayan, yanlış olduğunu fark ettiğinde bile değiştirecek kadar cesur kaç kişi tanıyorsunuz?

“Kendi kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen başkalarını değiştirme şansının ne kadar az olduğunu anlarsın,” demiş Voltaire (1694-1778).

Peki, ne yapalım? Doğru olduğunu düşündüğümüz şeyleri kimseye anlatmayalım mı?

Düşünen ve aklını kullanan insanın yapacağı ilk şey, değişim denen bu zorlu fenomeni önce kendi üstünde denemektir. “Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun,” demiş Gandi (1869-1948). Zaten güzel bir fikrimiz varsa hayatımızda bunun yansımaları olacaktır.

“Önemli olan, neye inandığınız değil inandıklarınızın sizi ne yaptığıdır,” demiş Walter Benjamin Brecht. İnsanlar söylediklerimizden çok yaptıklarımıza bakarlar. Fikrimizi tanıtmanın daha güzel bir yolu olabilir mi?

Doğru düşünceler ışığında erdemli bir yaşam süren güzel insanlar arasında yerimizi almak dileklerimle…

 

 

Related posts

Bir İhtimal Daha Var…

Paranoya

Birazcık Yalan…

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments