İki bin beş yüz yıl öncesine dair bir hikâye…
Gerçek veya kurgu olabilir, bu önemli değil. Ama mesajı çok değerli. Önce hikâyeyi hatırlayalım:
Rivayete göre Sokrat kaba bir adam tarafından saldırıya uğrar ama karşılık vermez. Olayı bu kadar efsane yapan ve günümüze taşıyan da filozofun bu tutumu zaten.
Sokrat’ı tanıyan öğrencileri bile duruma şaşırmış ve tepkisizliğin nedenini sormuş. Ünlü filozofun yanıtı günümüzde bile milyonlarca insana iletilmiş güzel bir ders niteliğindedir:
“Bir eşek beni tekmelese onu mahkemeye mi veririm; yoksa ben de tekme mi atarım?”
Sokrat’ın örnek olarak eşeği seçmesi üstünde düşünmeye ve konuşmaya değer bir tercihtir. Neden?
Bilinçli olduğumuzu sanırız ama davranışlarımızın yüzde doksandan daha fazlası bilinçaltının kontrolündedir.
Bu çoğu zaman iyi bir şeydir aslında. Yemekten tutun konuşmaya varıncaya kadar pek çok şeyin –bilinçaltı denilen- otomatik pilot tarafından yürütülmesi hem enerji tasarrufu sağlar hem de işlerin daha ahenkli yürümesini sağlar.
Diğer yandan olaylara tepkilerimizin çoğu da bilinçaltının etkisi altındadır. Duygularımızın devreye girdiği davranışlardan bahsediyorum. İşte bu noktada tepkilerimiz; içgüdüleriyle hareket eden hayvanlarla benzerlik gösteriyor.
Pek çok filozofun insanları hayvanlara benzettiği bilinir:
Konfüçyus; “İnsan, öğrenen hayvandır,” derken; Sokrat “İnsan, sorgulayan hayvandır,” der.
Aristo “İnsan, düşünen hayvandır,” derken; Dekart “İnsan, konuşan hayvandır,” der.
Yemek, içmek, üremek, nefes almak, barınmak ve korunmak gibi ortak özelliklerimiz var bu canlılarla. Ama durum bundan ibaret değil maalesef. Bazı duygusal tepkilerimiz de hayvanlara benzeyebiliyor zaman zaman. Peki, bu bizi hayvanlar aleminin bir üyesi yapar mı?
Bazı filozoflar bu iki büyük canlı grubunu benzetmiş olabilir ama artık yirmi birinci asırda yaşıyoruz. Bilinçaltı diye bir kavramla tanışmışız. Öfke patlamalarından ruhsal hastalıklara pek çok şeyin nedenine dair daha çok şey biliyoruz. İçimizde bu canlılarla benzer bazı şeyler var sadece -bilinçaltı gibi- ama insan bundan ibaret değildir.
Bilinç dediğimiz bir şey var ki; işte bizi insan yapan -ve hayvanlardan ayıran- bu kavramdır. İnsan düşünerek, sorgulayarak, bilinçli davranarak kendisini tamamen farklı bir kategoriye sokar.
Peki, Sokrat şu tuhaf benzetmeyi yaparken haksız mı?
Fiziksel özellikleri insan olmakla birlikte düşünmek gibi asil melekesini kullanmadığında davranışları hayvanları aratmayan -hatta çoğu kez daha aşağı düzeylerde olan- insanların var olduğu gerçeği de gözardı edilmemelidir.
Mesela; trafik magandaları, dükkanları kurşunlayanlar, çocukları taciz edenler, eşini darp eden hatta öldürenler eşekle kıyaslanamayacak kadar aşağılık düzeyde davranış sergilemektedir.
Böyle bir durumda benzetme insanlara değil daha çok hayvanlara haksızlık sayılır. Çünkü hayvanlar açlık ve güvenlik gibi doğal ihtiyaçları gereği saldırgan tutum sergilerken türümüzün bazı örnekleri ihtiyaç olmadığı halde şiddete başvurabilmektedir.
Aslında buraya kadar bahsettiklerim tanıdık gelmiştir size de. Felsefenin temel alındığı bu metinleri okuyanlar zaten anlamsız şiddetten uzaktır. Benim esas değinmek istediğim husus tam da bu noktada başlıyor:
Başkasına şiddet uygulamıyoruz ama şahsımıza ya da diğer canlılara yönelen sözlü ya da fiziksel şiddet karşısında tepkilerimizi kontrol ederken -bu satırları yazan fakir dahil olmak üzere- hepimiz zorlanıyoruz. Bilinçaltı devreye giriyor yani! Sahiden gerekip gerekmediğini ve de neticelerini sorgulamaya fırsat bulmadan harekete geçiyoruz.
İşte bu zorlu durum için bir çözüm ararken Sokrat’ın hikâyesi ilaç gibi geliyor. Şaka bir yana bizi öfkelendiren insanları hayal dünyamızda Sokrat’ın eşeğine benzetebilirsek muhtemelen tepkilerimiz daha ölçülü olacaktır.
Peki, bunu yapmak zorunda mıyız?
Aslında evet. Huzurlu bir yaşam sürmek istiyorsak bilgelere kulak vermemiz gerekir. Mesela bir başka filozof Gazzali (1058-1111) diyor ki; “Aptallarla tartışmayın. Zira görenler aranızdaki farkı anlamayabilir.”
Sahiden biz de içgüdülerin hakim olduğu böyle bir kavganın içine girdiğimizde çoktan kontrolü kaybetmiş yani çoktan tuzağa düşmüşüz demektir.
“Keskin sirke küpüne zarar,” demiş atlarımız. İtibarımız bir yana yoğun duygularımızın güdümüyle hareket ettiğimizde güvenliğimiz de tehlike altında olacaktır.
Öyleyse “Dikkat!” diyorum.
Haksızlık ve şiddet karşısında duygularımızın kabardığını hissettiğimiz anda bilinçaltı kontrolü ele almak üzeredir. Her an ölçüsüz ve gereksiz bir şey söyleme potansiyeline sahibiz.
Bir an önce bu tehlikeli sarmaldan kurtulmak gerekir. İşte bunun yolu sadece bir saniye durmak, derin bir nefes almak, içimizden ona kadar sayarak bilinci devreye sokmaktır.
Bu sırada tepkimizin neden ve sonuçları üzerine hızlı bir beyin fırtınası yapma fırsatı buluruz. İşte bunu başarabilirsek içgüdüleriyle hareket eden canlılardan ayrılmış oluruz.
Sahiden de sokakta bir köpek havladı diye kızmayız. Kedi elimizi tırmaladı diye öfkelenmeyiz. Delinin teki bize hakaret etti diye depresyona girmez ya da sarhoşun biri küfretti diye küplere binmeyiz.
Düşünmeden hareket eden adamın davranışları da bu saydıklarımdan farklı değildir. Öyleyse neden aynı seviyeye iniyor ve bu insanlarla kavga ediyoruz?
Ve çok önemli bir hatırlatma:
Hastaneler ve hapishaneler, basit görünen şu on saniyelik otokontrol yöntemine başvurmayan binlerce insanla doludur!
Öyleyse diyorum ki; bilinçle, farkındalıkla, dikkatle ve sabırla daha huzurlu bir yaşama yelken açabiliriz.