Her ne kadar yarım edebiyatçı sayılsam da bu başlık altında bahsetmek istediğim konu, Tolstoy’un efsane romanı (1869) değil. Gündemden hiç düşmeyen savaşlardan ve bir sürü masum insan öldükten sonra konuşulan barıştan söz etmek istiyorum.
Neden savaşır insanlar?
“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar,” diyor Gandi (1869-1948); “fakat herkesin hırsına yetecek kadarını değil.”
İşte savaşların nedenine dair çarpıcı bir tespit!
Masum çocuklar ve kadınlar ölürken kazanan kim?
Silah baronları!
Korku, iftira, paranoya gibi ruhsal sorunlar insanları çatışmaya sürüklüyor. Bu ruh hastaları bir ülkeyi yönetecek pozisyona geldiğinde ise işin boyutu büyüyor.
Ama bir sorun var!
“Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür,” diyor Jean-Paul Sartre (1905-1980).
Esas düşünmemiz gereken de bu aslında. Çıkar çevrelerinin körüklediği savaşların kurbanları neden masumlar olur?
Savaşlardan çok çekmiş olan Einstein (1879-1955) bu soruya net bir yanıt veriyor aslında:
“Dünyanın tehlikeli bir yer olmasının nedeni şeytanın yaptıkları değil, bunlara seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlardır.”
“Seyirci kalmayıp da ne yapayım? Adamlar zengin. Teknolojide ilerlemişler. Güçlü silahları var…”
Niyeti olmayanın bahanesi çok olurmuş. Sorun şu ki, bahaneler problemi çözmüyor. İşte tam da bu türden serzenişlerin ardına sığınmaktansa işe yarar bir çıkış yolu gösteriyor Blaise Pascal (1623-1662):
“Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.”
Demek ki neymiş?
Mazeret üretecek yerde çözüm arayacağız. Adil yani barıştan yana olmak tek başına yetmiyormuş. Adaleti sağlamanın yolu güçlü olmaksa bunun için bir şeyler yapacağız. En azından kötülerin kışkırttığı savaşlara sürüklenen güruhtan olmayacağız.
Hadi biraz daha somutlaştıralım. Şair ve hekim Abdülhak Molla (1786-1854) diyor ki;
Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;
Hazır ol cenge ister isen sulh-u salâh.