<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazılarım arşivleri - Halil Çıkrıklar</title>
	<atom:link href="http://www.halilcikriklar.com/kategori/yazilarim/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.halilcikriklar.com/kategori/yazilarim/amp/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 10 Jun 2025 10:13:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Felsefe, Sağlık ve Mutluluk…</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/2537.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/2537.htm#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2025 10:12:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=2537</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzel bir yaz sabahı uyandığımda saat 05.00 sularıydı. Bilgisayarımın başından kalktığımda ise 06.15… İşe gitmek&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/2537.htm">Felsefe, Sağlık ve Mutluluk…</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güzel bir yaz sabahı uyandığımda saat 05.00 sularıydı. Bilgisayarımın başından kalktığımda ise 06.15…</p>
<p>İşe gitmek için erken. Bir plan yapmam gerekiyor. Aracımı dün iş yerinde bırakmışım. Taksi çağırmak bir seçenek gibi görünüyor ama ekonomik değil. Toplu taşıma aracı güzel bir seçenek ama yine de bin beş yüz adım kadar yürümem gerekiyor.</p>
<p>Daha fazlasını yapmaya karar veriyor ve yolu uzatıyorum. İki bin adım attıktan sonra çay molası veriyor ve yürümeye devam ediyorum. Arada metroya da biniyorum.</p>
<p>İş yerine geldiğimde saat 07.20 ve ben dört bin adımı geçmişim. Şimdi de bilgisayarın başına oturmuş ve önemli olduğunu düşündüğüm notlar alıyorum.</p>
<p>Dinç hissediyorum. Oysa iki gün önce dayak yemiş gibiydim. Kahveler bile yeterli olmamıştı kendimi toparlamaya. Bunun nedenleri üzerinde düşündüm, düşündüm…</p>
<p>Ve hatırladım!</p>
<p>Bir üniversite hastanesinin acil servisinde aklınıza gelebilecek en ağır hastaları bulabilirsiniz. Saçlarınız ağaracak kadar bu işi yaptığınızda alışırsınız artık. Ama biraz derinlemesine düşününce beni yorgun düşüren hastayı hatırladım.</p>
<p>Otuzlu yaşlarındaydı hastam. Enine boyuna kalıplı bir adam. Ama yüzünün rengi solmuş, gözlerinin feri sönmüştü.</p>
<p>Vizit sırasında araştırma görevlisi arkadaşım hastayı takdim ediyor. Bel omurlarına yayılan kanser nedeniyle bacakları tutmuyor genç adamın. Bizim yapacaklarımız sınırlı. Beyin cerrahları ise “inop” demiş.</p>
<p>Onlarca hasta arasında beni en çok yoran bu genç adamın “İnop Hasta” sınıfına sokulmasıydı sanırım. Tıpçı olmayanlar için minik bir izah iyi olur. İnop, latince “inoperable” kelimesinin kısaltılmış hali olup cerrahi müdahalenin yapılamayacağı durumları ifade eder.</p>
<p>Normalde ameliyat ciddi bir iştir. Düşünsenize, narkozla sizi uyutup bedeninizin bir parçasını kesecek ve çıkaracak cerrahlar. Çünkü bunu yapmazlarsa muhtemelen ölme ihtimaline kadar uzanan ciddi riskler vardır. Bu yüzden ameliyat korkutur insanları.</p>
<p>Ama kanser hastaları için durum farklı. Şayet ameliyat edilebiliyorsa bu ciddi bir şanstır. Bir umut var demektir. İşte bu yüzden de bir kanser hastasına “inop” dendiğinde umutların tükendiği bir safhadan bahsediliyor muhtemelen.</p>
<p>“Karamsar bir gençten daha üzücü bir sahne yoktur,” demişti Mark Twain. Ama benim inop hastama tıbbi anlamda bir umut vermem zor görünüyor. Ertesi gün başımı yastığa koyana kadar beni yorgun düşüren şeylerin başında bu durum geliyordu sanırım.</p>
<p>On yıl önce olsaydı bu genç adama söyleyebileceğim çok şey vardı ama bugün…</p>
<p>Geçmişe dönme fırsatımız olsa neler söylerdim?</p>
<p>Nedeni kesin olarak bilinmese de kanser oluşumu için risk oluşturan durumları yüksek oranda biliyoruz. Genetik faktörlerden çevresel etkenlere, sigaradan obeziteye pek çok şey sorumlu tutuluyor kanser gelişiminde. Stres bu listenin alt kısımlarında yer alıyor, çünkü neredeyse herkesin zaten stresli olduğu kabul ediliyor. Ama bu ihtiyarın mesleki deneyimlerine güvenirseniz stres daha üst sıralarda yer bulur kendine.</p>
<p>İster obezite olsun, ister stres, en önemli mesele, bizi kanser edecek şeylerin hemen tamamının kontrolümüzde olmasıdır.</p>
<p>“Felsefeye uyan biri ömründeki her çağı sıkıntısız geçirebilir,”  demiş Cicero (MÖ 106-43). Filozofların tavsiyelerinin belki yarısını uygulayabiliyorum ama beni yüksek oranda stresten uzak tuttuğunu söyleyebilirim. Stresten uzak durunca tansiyondan kalp hastalıklarına, felçten kansere pek çok hastalık için de korunmuş oluyorum.</p>
<p>Ama hastalarıma üzülmek bana zarar vermekle kalıyor, hastaya ise hiçbir fayda sağlamıyor. Buna da bir çözüm bulmam gerekir. Şu efsane Hitit duası da bana gelsin:</p>
<p>“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır, ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ver.”</p>
<p>Şimdi kendimi genç adamın yerine koyuyorum. Kurgusal eserler de kaleme alan bir yazar olarak bu ruhsal göç zor olmuyor. Tam da şimdi yürüyebilmek için neler yapmaya gönüllü olduğunu hissetmeye çalışıyorum. Sonucu tahmin etmekte zorlanmıyorum. Çünkü bu sabah yürürken harika bir şeyin farkına vardım.</p>
<p>Yürüyorum. Sağ ayağımı ileri atıyorum. Önce topuğum temas ediyor yere. Sonra ayak pençesinden parmaklara doğru uzanıyor bu temas. Basıncı ayak tabanımda hissediyorum. Baldırlardan uyluğa ve oradan da bele doğru uzanıyor bu tatlı basınç hissi.</p>
<p>Meditasyon sırasında yapılan da buna benzer bir düşünme ve farkındalıktır. Sol ayağımı atarken benzer şeyleri dikkatle izliyor ve hissediyorum. Sonra tüm bunların ne kadar özel ve değerli olduğunu hatırlıyorum. Derin bir nefes alarak ciğerime minik bir ziyafet çektiriyorum.</p>
<p>Sonra farkındalığım çevreme yöneliyor. Cırcır böceklerinin sesini duyuyorum. Mütemadiyen öten bu minik canlılar sadece benim odak noktamdan uzakmış meğer. Uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor. Tek tük otomobil homurtusu ekleniyor orkestraya. Yürümek gittikçe daha çok haz vermeye başlıyor.</p>
<p>Milyonlarca insan istese de yürüyemiyor. Tüm bu insanlar için yürüyebilmenin ne büyük ayrıcalık olduğunu derinden hissediyorum. Bu hastalar için üzülüyorum elbette. Ama en çok üzüldüklerim yürüyebildikleri halde bu özel etkinlikten kendilerini mahrum edenler.</p>
<p>Pek çok şeyin kıymetini yitirdiğimizde anlarız. Sağlığımız, zaman ve dostlar bunun başında yer alıyor.</p>
<p>Sokrat, Atinalılar’ın kendisini ölüme göndereceklerini bildiği halde onları uyarmaya devam eder: “Ben Tanrı’nın, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, kandırıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum,” der.</p>
<p>Bizi dürtecek, kendimize getirecek, sadece bir kez yaşayacağımız bu hayatı bir sanat eserine dönüştürme potansiyelimizi hatırlatacak bir at sineğine her gün, her saat hatta her dakika ihtiyacımız var.</p>
<p>Kalın sağlıkla, huzurla, farkındalıkla…</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/2537.htm">Felsefe, Sağlık ve Mutluluk…</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/2537.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çatışma Psikolojisi ve Beyin Dalgaları</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/2454.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/2454.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Mar 2025 04:53:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=2454</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Odamda oturmuş çalışıyorken acil servisten bağrış çağrış sesleri duyuluyor. İşini gücünü bırakıp koşturanlar oluyor.&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/2454.htm">Çatışma Psikolojisi ve Beyin Dalgaları</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Odamda oturmuş çalışıyorken acil servisten bağrış çağrış sesleri duyuluyor. İşini gücünü bırakıp koşturanlar oluyor.</p>
<p>Ama ben sükunetimi koruyorum. Her bağırtının peşinden koşmanın anlamsızlığına dair epeyce deneyim sahibi bir adamım artık.</p>
<p>Arkadaşımızın fiziksel şiddete maruz kaldığını söylediklerinde bu dikkatimi çekiyor ama sükunetimi bir süre daha korumayı başarıyorum. “Gördüklerinin yarısına inan, duyduklarının hiçbirine,” demiş Edgar Allan Poe. Şimdiye kadar pek çok zarardan koruyan bu yaşam felsefesi bir süre daha tutuyor beni odamda. İşin iç yüzünü bir öğrenelim hele.</p>
<p>Beyin dalgalarımın frekansının dakikalar içinde değiştiğini hissediyorum. “İçimizdeki Enerji” başlıklı yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. EEG ile tespit ettiğimiz beyin dalgaları beynimizdeki faaliyetler ve duygu durumumuz hakkında değerli ipuçları verir.</p>
<p>Mesela en düşük frekanslı delta dalgaları, derin uykuda görülürken biraz daha yüksek frekanslı olan alfa dalgaları sanatçıların bölgesidir. Uyanık olduğumuzda frekans biraz daha yükselir ve beta evresine geçeriz ama bunun da üç seviyesi var.</p>
<p>Odamda çalışırken muhtemelen alfa ya da düşük frekanslı beta dalgaları hakimdi beynimde. Kavgayı öğrendiğimde orta beta evresine geçiyorum. Burada artık dikkatiniz hedefe odaklanır. Öğrenmenin en etkili olduğu evredir bu. Ben de şimdi bazı şeyleri öğrenmek üzereyim.</p>
<p>Birazdan acil servisten gelen arkadaşlarım şiddete maruz kalan adamın ismini söylediğinde duygularım yükseliyor.</p>
<p>Bilincimize toz kondurmayız. Ama bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, günlük hayatta yaptığımız işlerin yüzde doksandan fazlasında bilinç geri plandadır. Bilinçaltı dümeni ele geçirir çoğu kez. Akıldan çok duygularımızın etkisindeyiz artık.</p>
<p>Poe geliyor aklıma. Duyduklarımla yetinmiyor ve gidip gözlerimle görmeye karar veriyorum.</p>
<p>Kliniğimizin en genç, yakışıklı ve beyefendi hekimlerinden birini yüzü kanlar içinde görünce duygularım tavan yapıyor. Hani beni dövseler bunu bir yerde anlayabilirim ama bu adamı…</p>
<p>Arkadaşıma şiddet uygulayan her kimse –sorgulamadan- bir bedel ödetme isteği doğuyor içime. İşte şimdi yoğun duygularım zihnimi ele geçirmiş durumda. Adrenalin ve dopamin tavan yapmış. Öğrenmenin ve sağlıklı karar vermenin en zor olduğu evredeyim. Tüm kavga ve çatışmaların olduğu dalga modundan bahsediyorum.</p>
<p>Neyse ki, işi gereği mürekkep yalamış bir ekiple çalışıyorum. Üzülsek hatta biraz öfkelensek de problemin çözümü için yasal yollara başvuruyoruz.</p>
<p>Hepimiz genç ve cahil olsak neler yaşanırdı, düşünmek bile istemiyorum. Mesela, şöyle bir sahne canlandırın gözünüzde: Köy kahvehanesinde oturuyorsunuz. Derken bir çocuk telaşla dalıyor içeri.</p>
<p>“Koşun!” diyor. “Zeki Abi’yi dövüyorlar…”</p>
<p>Beklenen davranış kalıbı nedir?</p>
<p>İçeride ne kadar adam varsa olay yerine koşar. Kavgayı ayırmakla yetinmez, Zeki Abi’lerini döven –mesela- Kadir Amca’yı bir güzel pataklarlar. “Bir de diğer adamı dinleyelim,” diyen az sayıda insanın sesi cılız kalır bu kitle hareketinde.</p>
<p>Güvenlik görevlileri gelir ve kavga yatışır. Derken meselenin iç yüzü anlaşılır. Meğer Zeki, adamcağızın kızını taciz etmiş!</p>
<p>“Bizim Zeki yapmaz öyle bir şey!” diye kestirip atabilir miyiz? Bu mutlak hakikat mi yoksa inanmak istediğimiz düşünce mi? Mesela, biz kahvehanede tavla oynarken Zeki’nin ne işler çevirdiğini biliyor muyuz? Tüm kanıtlar gerçeği gösterse hatta Zeki de yarın karakolda bu suçu işlediğini itiraf etse yine de iddialarımızda diretecek miyiz?</p>
<p>Peki ya diğer adam ne olacak?</p>
<p>İffeti için mücadele eden onurlu bir adamı yumrukladınız. Yarın bu adamın ve yakınlarının yüzüne nasıl bakacaksınız?</p>
<p>Sadece mahallede ya da iş yerinde değil, memleket meselelerinde de işin iç yüzünü öğrenmeden paldır kültür hareket ettiğimizde işte bu türden trajikomik tablolar yaşarız.</p>
<p>“Abi, ne bileyim… Öyle herkes koşturunca…”</p>
<p>Bu mazeret yaptıklarımızı telafi etmez. Bunu biliriz ama yine de aynı hataları işlemeye devam ederiz. Gustave Le Bon, kitlelerin bilinçten ziyade bilinçaltı tarafından idare edildiğini ifade ediyor. Tek başınayken terbiyeli, aydın bir kimse, kitle içinde içgüdüleriyle hareket eden bir canavara dönüşebiliyor.  Akşam haberlerinde ekrana göz attığınızda bu tespitin doğruluğunu bizzat görürsünüz.</p>
<p>Hikâyemiz burada bitmiyor aslında. Yaralanan arkadaşımızın tedavisini yaparken olayın ayrıntılarını da öğreniyoruz. Arkadaşımıza şiddet uygulayan genç adam daha önceki hastanede bir başka doktoru da darp etmiş. Oradan karakola götürülünce bu ortamda epeyce zayiat vermiş. Sonra ambulansla bizim hastanemize getirilirken aracın camını kırmış…</p>
<p>Tüm bunları öğrenmek şiddet yanlısı adama karşı olumsuz düşüncelerimizi pekiştiriyor. Ama aramızda bizden daha yaşlı –ve daha bilge- bir hoca var. Tepki gösterecek yerde ortalığı kasıp kavuran genç adamı odasına çağırıyor.</p>
<p>Bu tutumu yadırgıyoruz ama hocaya söz söylemek haddimize değil. Yetmedi bizi de odasına çağırmaz mı! Hadi belaya gel dedin, bizden ne istiyorsun?</p>
<p>O saldırgan adam gitmiş yerine mahcup bir delikanlı gelmiş. Eli yüzü düzgün -hocamızın ifadesiyle- aslan gibi bir adam. Hocayla oturmuş sohbet ederken kedi kadar uslu. Tüm bu şeyleri yaptığına inanmak zor. Ne yalan söyleyeyim ben hâlâ temkinliyim. Yumruk mesafesini koruyorum mesela.</p>
<p>Ciddi ruhsal buhranları nedeniyle doktor takibinde olduğunu öğrendiğimiz adamın tedavisinin derdine düşüyoruz bu sefer. Yatıp tedavi göreceği bir hastane bile arıyor hocamız. Yer bulununca tokalaşıp uğurluyoruz misafirimizi. Şiddete maruz kalan arkadaşımız bu sahneyi görse kahrolurdu herhalde.</p>
<p>Daha büyük bir felaket olmadan zanlıyı –artık o da bizim bir hastamız- gönderdik diye düşünüyoruz ama felaketin büyüğü sırada bekliyormuş. Akşam saatlerinde hasta yakını telefonla arayıp acı haberi veriyor.</p>
<p>Hastamız intihar etmiş!</p>
<p>Yüksek frekanslı beyin dalgalarının zirve yaptığı noktada maksimum dopamin etkisinde zihni dumura uğrayan genç adam önüne gelene şiddet uygularken ne yaptığının farkında bile değildi. İçimizde bir karşılık verme güdüsü kabarırken biz de biraz olsun dopaminin etkisindeydik. Ve acı final…</p>
<p>Tıpkı diğer binlercesi gibi bu hastamız da bana kocaman bir hayat dersi veriyor giderken. Her duyduğuna inanıp gaza gelme! Gördüklerinin de yarısına inan. Madalyonun bir de öteki yüzüne bak mesela. Duyguların zihnini ele geçirmişse harekete geçmeden önce derin bir nefes al ve düşün.</p>
<p>Bir adamın aklıyla değil de yoğun duygularının güdümüyle hareket ettiğini anlamak kolaydır. Konuşurken sesini yükseltir örneğin. Yüzü kızarır, kaşları çatılır. Biraz dikkat ettiğinizde parmakları titriyordur. Ve sözleri…</p>
<p>Düşüncesini arı duru bir dille aktarmaktan öte hakaret, küfür ve tehdit içeren ifadeler kullanan adamın bilinçaltının etkisiyle sürüklendiğini tahmin etmek hiç de zor değil. “Duygularımızla hareket ettiğimizde aklımızı geri plana iteriz,” demiş Cenap Şahabettin. Harika bir tespit! Akıllı bir insanın işte bu noktada durup düşünmesi gerekir.</p>
<p>Sükunetle dinlemek, meselenin iç yüzünü tam olarak öğrenene kadar sabırla beklemek… İşte bu tutum, bilge olarak nitelendirdiğimiz az sayıdaki insanın başarabileceği bir şeydir.</p>
<p>“Felsefeye uyan biri ömründeki her çağı sıkıntısız geçirebilir,” demişti Cicero. Abartılı gibi görünse de gerçeklik payı büyüktür.</p>
<p>Asırlar önce ne dopamin biliniyordu ne de beyin dalgalarını tespit eden cihazlar vardı. Ama milattan önce yaşamış bir filozof olan Herakleitos bugün bile geçerliliğini yitirmeyen harika bir tespit yapıyor:</p>
<p>“Mutluyken söz verme, üzgünken cevap verme, öfkeliyken karar verme!”</p>
<p>Kendine karşı dürüst olmanın hayattaki en önemli şeylerden birisi olduğuna inancım gün geçtikçe artıyor. Kendimize dürüstçe sormalıyız: Hayatımın merkezinde ne var? Masum bir adamın hakkını aramak mı yoksa tacizci bile olsa kendi arkadaşımızı savunmak mı?</p>
<p>Memleketi kurtarmak için giriştiğimiz aksiyonlarda aynı soruyu dürüstlükle sormalıyız kendimize: Hayatımın merkezinde ne var? Yapıp ettiklerim memleketime fayda mı sağlıyor zarar mı veriyor? Yoksa hassasiyetlerimi suistimal eden bir bozguncunun oyununda figüran mı oluyorum farkında olmadan?</p>
<p>Bir televizyon haberini hatırlıyorum. Annesinin ölümüyle genç kız hayatının en büyük acısını yaşamıştı muhtemelen. Ölen kişinin aslında annesi olmadığını öğrendiğinde yaşadığı sarsıntıyı düşünün. Hele bir de ölenin aslında kadın bile olmadığını öğrendiğinde!</p>
<p>Yıllar önce ekranlarda bu haberi izlerken sarsılmıştık. Genç kızın ruh halini hayal bile edemiyorum. Hangimiz böylesine zor bir gerçekle yüzleşince sükunetle kabullenmeye hazırız?</p>
<p>Yıllardır peşinden koştuğumuz ideolojinin ya da liderin aslında yanlış yolda olduğunu öğrendiğimizde bunu kabullenecek olgunlukta mıyız? En kutsal inançlarımıza varıncaya kadar her şeyi sorgulayacak cesaretimiz var mı?</p>
<p>Mesela, bir dindar aslında bir Tanrı olmadığı ihtimaliyle yüzleşmeye ne kadar hazır? Ya da bir ateist gerçekte bir Tanrı olma ihtimali üzerinde hiç düşünür mü?</p>
<p>Ringe çıkmadan -yani ikinci en güçlüyle karşılaşmadan- en güçlü olduğumuzu ilan etmek ikna edici değildir. En kutsal düşüncelerimizi de diğerleriyle karşılaştırmadan hiçbir şeyden emin olamayız. Dekart gibi masamızdaki her şeyi atıp sıfırdan başladığımızda gerçeğe ulaşma ihtimalimiz artacaktır.</p>
<p>Din, ideoloji ve siyasi düşüncelerimize bağlılığımız çoğu kez aşk gibi yoğun duygular içerir. Bu yüzden hata yapmaya meyilliyizdir. Çözüm için filozofların dingin ruh haline ihtiyaç vardır.</p>
<p>“İnsan ne kadar az bilirse, o kadar şiddetle savunur,” der Bertrand Russell. Nohut kadar bilgiyle elma kadar fikir sahibi oluruz. Sonra birileri aslında yanlış yolda olduğumuza dair karpuz büyüklüğünde kanıt sunsa da yapıştığımız bu fikri bırakmayız.</p>
<p>İnsanoğlu kendini kandırmaya meyillidir. Yıllardır peşinden sürüklendiği düşüncenin yanlışlığını kabul etmektense bu düşünceyle uyuşmayan her şeyi reddetmeyi tercih eder. John Locke tarafından ifade edildiği gibi, “Fikirlerine âşık olan insanlar sadece varsayımlarda bulunmaz, ortaya yanlış iddialar da atarlar.”</p>
<p>Ama Dekart gibi bir filozof olsak “Belki de kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığıdır,” deriz. Ya da Sokrat’ın bilgeliğine ulaşsak daha mütevazı oluruz. “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğim!” deriz. Bilgelerin yolunu izlediğimizde yarın yüzümüzü kızartacak şeyler yapmadan önce sakin bir kafayla düşünürüz.</p>
<p>Yoğun duyguların yanıltıcı etkisinden arındırılmış saf bilginin ışığında erdemli bir yaşam ve barış dolu bir dünya dileklerimle…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/2454.htm">Çatışma Psikolojisi ve Beyin Dalgaları</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/2454.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Olmanın Ödülü</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/saglikli-olmanin-odulu.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/saglikli-olmanin-odulu.htm#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:44:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sağlıklı Olmanın Ödülü &#160; Acil serviste sabah viziti sırasında yaklaşık kırk hastayı teker teker dolaşıp&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/saglikli-olmanin-odulu.htm">Sağlıklı Olmanın Ödülü</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Sağlıklı Olmanın Ödülü</strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Acil serviste sabah viziti sırasında yaklaşık kırk hastayı teker teker dolaşıp değerlendirdikten sonra eğitim toplantısına katılacağız. En ağırlarından başlıyoruz.</p>
<p>Acil servisler için olağan sayılabilecek bir gün. Mesela, ilk hastamızın kalbi durmuş, tekrar çalıştırılmış. Ama komadan çıkamamış olan hasta için yoğun bakım ünitelerinde yer aranıyor. Kötü beslenme, fırlayan tansiyon, kalp krizi ve feci son…</p>
<p>Sıradaki hasta epeyce gürbüz görünüyor. Şeker koması tedavisi alan hasta için yer bulunursa Dâhiliye kliniğine yatırılacak. Bir sonraki hasta ise aksine bir deri bir kemik kalmış. Sigaranın neden olduğu akciğer kanseri yüzünden tedavi gören hasta -bağışıklığı zayıfladığı için- ağır bir enfeksiyon geçiriyor. Yer bulununca yatarak tedavisine devam edilecek.</p>
<p>Travma bölümü görece sakin görünüyor. Alkollü direksiyonun başına geçen bir hasta yaşadıklarını hatırlayacak durumda değil. Ağır kafa travması, göğüs kemiklerinde ve sol bacağında kırık var. Ameliyat için hazırlık yapılıyor.</p>
<p>Sarı alandaki hastalar kısmen daha iyi. Mesela üç gündür bekleyen bir hastamız var. Şeker hastalığı nedeniyle sol ayağında başlayan enfeksiyon iyileşmemiş, damarlar da tıkandığı için ameliyat olmayı bekliyor.</p>
<p>Çoğu artık tanıdık gelen bir sürü hastanın ziyaretini tamamlıyoruz. Vizitimizin en kısa sürdüğü hastalar yatış kararı verilmiş olanlar. Ama ben bugün özellikle bu hastalardan bahsetmek istiyorum.</p>
<p>Acil hekimleri olarak ilk müdahalesini yaptığımız hastalar için yatış kararı verildiğinde seviniyoruz ama iş burada bitmiyor. Şimdi bizi başka bir sorun daha bekliyor. Yer bulunamadığı için yatırılamayan bu hastalar arafta kalıyor!</p>
<p>Hastalar henüz acil serviste ama yatış kararı verildiği için takibi ilgili kliniğin sorumluluğunda… Hasta yönetimi için hiç de ideal bir durum değil.</p>
<p>Neden bu noktalara geldik?</p>
<p>İstatistiklere bir göz atayım dedim. Şahsen benim de görev yaptığım son çeyrek asırda güzel ülkemde nüfus yaklaşık %30 artmış. Bu süre zarfında sadece kamu hastanelerinde yatak sayısı neredeyse %100 artarken yoğun bakım yatak sayısındaki artış çok daha fazla olmuştur.</p>
<p>Ama bugün bile hastanelerin acil servisinde yatacak yer bulamadığı için bekleyen hastalar vardır. Bu demektir ki, hastalıkların artışı daha hızlı ilerliyor. Durum ciddi görünüyor, acilen bir şeyler yapmalıyız. Sağlıklı bir toplum için seferberliğe ihtiyaç var.</p>
<p>Yapılacak en güzel şey elbette koruyucu sağlık hizmetleridir. Ama bu iş aşıyla sınırlı değildir. Sigara, alkol ve uyuşturucu maddeyle mücadele yetmez, sosyal medya bağımlılığıyla da mücadele gerekir. Obezite ve ruhsal sorunlar katlanarak artıyor. Bu da diyabet ve kanser gibi -insanları adeta acil servislere abone yapan- hastalıkların artışı demektir.</p>
<p>Elbette yöneticilerimiz de durumdan haberdardır ve bir arayış içinde olduklarını tahmin ediyorum. Ama atılan adımların meseleyi çözmek için yeterli olmadığını hepimiz görüyoruz.</p>
<p>Falcılara kahinlere gidecek halimiz yok. Bilimsel yöntemlerle çözüm arayacağız. Naçizane benim de bu meselenin çözümü için minik bir projem var. Psikiyatristlerin hoşgörüsüne sığınarak biraz insan odaklı bakmak istiyorum.</p>
<p>Acil servislere başvuran hastaların yarısından fazlası gerçek anlamda acil hasta değil. Acil kategorisine sokabileceğimiz hastalıkların neredeyse tamamı ise önlenebilir hastalıklar!</p>
<p>Tanı ve ilk müdahale süreci tamamlanmış olup yatış için bekleyen hastaların duyacağı en güzel haber, görece daha konforlu olan klinik odalarına yerleşmek. Ama burası da hastane sonuçta!</p>
<p>Bu durumun kimseyi mutlu etmediği ortadayken neden önlem almaz insanlar?</p>
<p>Yürüyüş yapmak, meyve sebze ağırlıklı beslenmek, kitap okumak, bir hobi edinmek, sigara ve alkol gibi zehirlerden uzak durmak…</p>
<p>Bu saydıklarımın hangisi kötü? Ve hangisi imkânsız? Daha kırklı yaşlarda ciddi hastalıklarla tanışan insanlar bu basit önlemlerle kendilerini korumak varken neden bir adım atmaz?</p>
<p>Zaman bilinci kanaatimce bu durumu izah edecek değerli bir kaynaktır. Diğer canlılar gibi bedenimizin güdümünde bir yaşam sürdüğümüzde bu organizmanın ihtiyaçlarına -hatta çoğu kez ihtiyaç bile olmayan arzularına- teslim oluruz. Yarın şeker hastası olacağımızı düşünmez, pasta böreğe yumuluruz. Akciğer kanseri olacağımız aklımıza gelmez ve sigarayı tüttürürüz.</p>
<p>On dakikalık haz uğruna bir ömrü tehlikeye atarız. “Yarın lazım olur, diye para biriktiren, arsa dükkân alan insanlar daha çok lazım olan sağlık için bu yatırımı yapmazlar.</p>
<p>Bilgeler bedenin arzularını kontrol altına alabiliyorsa zaman bilinci yüzündendir. Örneğin, Nietzsche gibi döngüsel zamanda yaşadığınızda yirmi yıl sonra yakanıza yapışacak obezite ya da pankreas kanseri bugün kadar yakın görünür. İşte o zaman bilinçli davranır ve geleceğinizi karartacak ihmallerden uzak durursunuz.</p>
<p>Bunu yapacak insan sayısının -şimdiye kadar olduğu gibi- mucizevi bir artış göstermeyeceğini tahmin edebiliyorum. Ama madem insanların büyük çoğunluğu, anlık küçük ödülleri yarının büyük huzuruna tercih ediyor; bu davranış kalıbı, sağlıklı yaşam için bir projeye dönüştürülebilir.</p>
<p>Fikir şu: Sağlığına dikkat eden insanlar peşin parayla ödüllendirilsin. Nasıl mı?</p>
<p>Ütopik bir projeden bahsetmiyorum. Çok iyi bildiğimiz kasko sistemi gibi düşünün. Sağlığını korumak için özen gösteren haliyle sağlık sistemine -zaman, mekân ve ekonomik açıdan yük olmayarak- katkı sunan bu insanların ödemesi gereken genel sağlık sigortası prim tutarı düşürülsün. Bu indirim de o ayki maaşına net olarak yansıtılsın. Hatta bir de her maaş günü cep telefonuna gelen bir mesajla hatırlatılsın:</p>
<p>“Sayın Sigortalımız,</p>
<p>Sağlığınıza gösterdiğiniz özen nedeniyle bu ay ödemeniz gereken prim miktarı düşmüş olup 420 TL hesabınıza yatırılmıştır. Sağlıklı günler dileriz.”</p>
<p>Aynı şekilde sorumlu olduğu nüfusu eğiterek sağlıklı toplum için katkı sunan aile hekimleri de bu çabalarının karşılığı olarak –peşin parayla- ödüllendirilebilir. Sonuç olarak bu işten sadece hasta ve hekim değil, toplum ve devlet de kazançlı çıkar.</p>
<p>Yöneticilerimiz bu projemi değerlendirir mi bilemem. Ama eğer uygulamaya geçilirse en azından bazı insanların -şu peşin para mesajını okumak için- sağlığına biraz daha özen göstereceğinden eminim.</p>
<p>Bu mesajımı bir yönetici duymasa, duyup da ciddiye almasa bile ben okurlarıma sesleniyorum. Siz üç yüz beş yüz liralık ödül mesajını almış gibi davranarak sadece o ay boyunca sağlığınıza dikkat edebilirsiniz. Mesela, içmediğiniz sigaranın parasını ödül hanesine yazıp kendinize mesaj gönderebilirsiniz.</p>
<p>İşte o zaman ödülünüz bu paradan çok daha fazlası olacaktır. Bir hastanenin acil servisinde -sizin için klinikte yer boşalması için- beklemektense evinizde televizyonun karşısına oturmuş çayınızı içiyor olabilirsiniz örneğin.</p>
<p>Bilgeler gibi zaman bilinciyle yaşayıp daha sağlıklı ve huzurlu günlere ulaşmak dileklerimle…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/saglikli-olmanin-odulu.htm">Sağlıklı Olmanın Ödülü</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/saglikli-olmanin-odulu.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mazeret Bulanlar ve Çözüm Arayanlar</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/mazeret-bulanlar-ve-cozum-arayanlar.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/mazeret-bulanlar-ve-cozum-arayanlar.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:43:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editorün Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1803</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mazeret Bulanlar ve Çözüm Arayanlar &#160; Sevdiğiniz işi yapıyorsanız çalışıyor sayılmazsınız. Bu bakış açısına göre&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/mazeret-bulanlar-ve-cozum-arayanlar.htm">Mazeret Bulanlar ve Çözüm Arayanlar</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Mazeret Bulanlar ve Çözüm Arayanlar</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevdiğiniz işi yapıyorsanız çalışıyor sayılmazsınız. Bu bakış açısına göre ben de bu günlerde pek çalışıyor sayılmam.</p>
<p>Ama maaşım da işlediğine göre buna iş desem iyi olacak.</p>
<p>Anılarım çoğu kez acil servisteki sabah vizitleri üstüne oluyor. Çünkü ayrıntılı incelemeyi bu ilk vizitte yapıyoruz. Mesela, bugün bir kalp hastası takılıyor kadrajımıza.</p>
<p>Hastanın başına gelince yakışıklı yüzüne gözlerimi dikip biraz nabız yokluyorum. Altmışına merdiven dayamış hastamızın yüzü morumsu bir renk almış, kılcal damarları belirginleşmişti. Kırlaşmaya yüz tutan bıyıklarının alt kısımları –merkezden başlayıp kenarlara doğru- tütün rengine bürünmüş.</p>
<p>“Sigara içen bir hasta,” derken muhatabım yanımdaki genç meslektaşım. Ama gözlerim hala hastamızın üzerinde.</p>
<p>Adamcağız nasıl bir tepki vereceğini kararlaştırmaya çalışıyor gibi. Sigara içtiğini inkâr edecek hali yok. Tütün, sadece hasta etmez, şekilde görüldüğü gibi bir de ele verir adamı. O da suçlu suçlu bakıyor yüzüme.</p>
<p>Bıyıkları kestirmeyecek bir babayiğide benziyor hastamız. Bu durumda kendisini karizmatik kılan bu aksesuarları boyatmadan bu kati delilden kurtulamaz.</p>
<p>Dışarıda olsa “Senin işin gücün yok mu kardeşim?” diyebilir adamcağız. Ama burada, bir üniversite hastanesinin acil servisinde olunca işler değişiyor. Hele genç hekimlerin yanında dolaşan bu yaşlı adamın hoca olma ihtimali de göz ardı edilmez genellikle.</p>
<p>“Kan sulandırıcılarını da almıyor Hocam,” diyor yanımdaki araştırma görevlisi arkadaşım.</p>
<p>Hastamızın gözleri açılıyor. Başlangıçta suçlu bir adamın bakışlarına sahip bu gözlerin ifadesi değişiyor. Babayiğit oluyor yine.</p>
<p>“Randevu alamıyorum ki Hocam!”</p>
<p>Hastaneler yoğun. Son çeyrek asırda hastane kapasitesi epeyce arttı. Sadece yoğun bakım ünitelerindeki yatak sayısının kırk kattan fazla arttığını biliyorum. Ama hastalıkların artışı bunun da üstünde. Haliyle doluluk artarak devam ediyor.</p>
<p>“Bu konuda haklısınız,” diyorum.</p>
<p>Yüzü aydınlanıyor. Sigara ve kalp hastalığı nedeniyle morumsu renk alan yüzü birazcık olsun pembeye yaklaşıyor. Suçlayacak bir şey bulmak cesaretini artırıyor. Freud gibi sebebe odaklanıyor. Sorun değil, buradan yürüyelim.</p>
<p>“Ama sigara içmek için bir mazeretiniz yok,” diyorum gözlerine uzun uzun bakarak.</p>
<p>Bir kez daha modu değişiyor hastamın. Yakışıklı yüzü çocuksu bir mahcubiyetle asılıyor.</p>
<p>“Evet Hocam… Haklısınız…”</p>
<p>Kabalıkların ve şiddetin ekranları meşgul ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Hastamız, nikotinle zehirleyerek kendi kalbine ihanet etmiş olsa da kibarlığıyla bizim kalbimizi kazanıyor. Keşke kırk yıl öncesine birlikte yolculuk edebilsek ve tabloyu bu noktalara taşımadan önlemlerimizi alabilsek, diyorum içimden. Geçmişe gidemiyor ama “Geçmiş olsun” dileklerimi iletip diğer hastalarımızla sabah ziyaretimize devam ediyoruz.</p>
<p>Ne tuhaftır insanoğlu!</p>
<p>Mazeretlerin ardına sığınmayı seviyoruz. Ama “İyi mazeretler bulmayı başaranların, başka şeyler başarabildiği çok nadiren görülür,” der Benjamin Franklin.</p>
<p>Kötü geçen bir sınavdan sonra mazeretlerinizi sıralamanız işe yaramaz. Hoca sınav kâğıdına yazdıklarınıza bakar çünkü. İşe geç kaldığınızda sıraladığınız mazeretler işe yaramaz. Patron, neticeye bakar çünkü. Aynı şeyi tekrarladığınızda işinizden bile olabilirsiniz.</p>
<p>Hayat da böyledir. Sağlık da. Mazeretlerle değil, sonuçlarla ilgilenir.</p>
<p>Bir Hitit duası der ki; “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmem için kuvvet, değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve bu ikisini birbirinden ayırmak için akıl ver.”</p>
<p>Sağlık sorunlarımızda geçmişin izlerini araştıran Freud gibi değil de mesela Adler gibi baktığınızda değiştiremeyeceğiniz geçmişe değil, değiştirebileceğiniz ana odaklanırsınız. Bu da yaşam kalitenizi artırmak için harika bir fırsat sunar size.</p>
<p>Mesela, hastanelerdeki yoğunluk -en azından birkaç yılda- değiştiremeyeceğimiz şeylerden biridir. Fakat kendi sağlığımıza dikkat ederek bu kalabalık ortamlara mahkûm olmamak için yapabileceğimiz yığınla şey var. Sigarayı bırakmak istediğimizde ve sağlıklı beslenmeye karar verdiğimizde elimizi kolumuzu bağlayan var mı?</p>
<p>Devlet ya da patron maaşımızı iki katına çıkarabilir. Babamız tarla, bahçe bırakabilir bize miras olarak. Ama hayattaki en önemli şeyler olan “sağlık, huzur ve başarı” sadece bizim bireysel çabalarımızla elde edeceğimiz kazanımlardır.</p>
<p>Daha güzel bir yaşam için hep suçladığımız çevremizdeki zayıf engellerden gözümüzü uzaklaştırıp içimizde gizlenen en büyük engeli fark ettiğimizde işler değişir. Bu bilgelik ve aydınlanma yaşam kalitemizi yükseltir.</p>
<p>Yeni bir farkındalıkla daha aydınlık bir yarına ulaşmak dileklerimle…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/mazeret-bulanlar-ve-cozum-arayanlar.htm">Mazeret Bulanlar ve Çözüm Arayanlar</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/mazeret-bulanlar-ve-cozum-arayanlar.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadık Dostlar ve Vahşi Canavarlar</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/sadik-dostlar-ve-vahsi-canavarlar.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/sadik-dostlar-ve-vahsi-canavarlar.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:43:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editorün Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1801</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sadık Dostlar ve Vahşi Canavarlar &#160; Serin bir Ekim sabahı… Çalıştığım hastanenin acil girişine yaklaşıyorum.&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/sadik-dostlar-ve-vahsi-canavarlar.htm">Sadık Dostlar ve Vahşi Canavarlar</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Sadık Dostlar ve Vahşi Canavarlar</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Serin bir Ekim sabahı…</p>
<p>Çalıştığım hastanenin acil girişine yaklaşıyorum. Karşılama komitesi şaşırtmıyor beni. Havlayarak otomobilimi sarıyorlar. Şu yeni oğlan çok yaygaracı, kırçıl olan&#8230; Kibar kızımız daha sakin ama köpek köpektir; sevgisini ifade ederken bile havlıyor. Gören de beni parçalayacak sanır.</p>
<p>Ama ben ekibi tanıyorum. Arabamı park edip inerken endişelenmiyorum. Nitekim beni karşılarında görünce ikisi de susuyor. Mahcup gözlerle bakıp kafalarını eğiyorlar. Beni tanıyorlar ama artık arabamı da tanısınlar lütfen.</p>
<p>Ekibe yeni dâhil olan ergen biraz huysuz görünüyor. “Isıracak köpek havlamaz,” derler. Sahiden de yıllardır acil servisimizin önünde dört beş köpek bekçi gibi durur. Şimdiye kadar kimseye saldırmamışlar. Bunu biz biliyoruz ama buraya yeni gelen hastalar bilemez ki. İşin zor tarafı bu hayvanlar da misafirleri korkuttuğunun farkında değil. Hele biri var ki…</p>
<p>Kömür karası hayvanın gözlerinden biri mavi diğeri yeşil. Van Kedisi gibi. Ama dahası var. Aklı başında bir adam gibi bakıyor gözlerimin içine. İnsanın “Günaydın,” diyesi geliyor. Bu aralar sağ ön ayağı aksıyor. Başına neler geldiğini bilmiyorum. Ama acil servisin kapısında durduğu halde tedavi için başvurmuyor. Sosyal güvenlik kapsamında değil ama biz acil durumlarda zaten sormuyoruz bu tür şeyler. Kimlik numarası olmadığı için kayıt yapamayız, o ayrı mesele.</p>
<p>Üçüncü konuğumuz Tombik yükünü almış. Göbeğindeki şişkinliğe bakılırsa birkaç haftaya doğuracak. Tembel tembel yatıp birilerinin karnını doyurmasını bekliyor.</p>
<p>İçeri girerken bacaksızla karşılaşıyorum. Üşümüş anlaşılan. Kendisini içeri atmış ama bekleme salonuna da girmemiş. Schopenhauer’ın kirpileri gibi, ideal mesafeyi koruyor. Kimsenin kendisine zarar vermeyeceğinden emin huzur içinde uyuyor. Doğrusu biz de ondan zarar gelmeyeceğini bildiğimiz için rahatız.</p>
<p>Hayvanlar farkında olmasa da bazı insanları ürkütüyor ama pekâlâ birbiriyle güzel güzel geçiniyorlar. Oynuyor, şakalaşıyorlar. Mesela acilimizin önünde mekân tutmuş şu muhteşem dörtlü beraberce yaşıyor. Peki, ya biz?</p>
<p>Şu köpekler yüzünden neredeyse memleket ikiye bölünecek. Ne meraklıyız tartışmaya, çatışmaya, kutuplaşmaya!</p>
<p>Modern dünyanın kudretli ülkeleri -farklı din ve ırktan olsa bile- birlik olmak için mücadele ederken rakiplerini bertaraf etmek için kullandığı en sinsi plan bölüp parçalamak. Dünyanın en stratejik noktalarından birinde yerleşmiş cennet vatanım için de bu planlar eksik olmuyor.</p>
<p>Laik-Dinci, Sağcı-Solcu, Türk-Kürt, Alevi-Sünni kutuplaşması yetmemiş gibi şimdi de “Köpekleri uyutalım,” diyenlerle “Bu hayvanlara dokunmayın,” diyenler iki kitleye ayrılmış. Günümüzün -en az güvenilir olsa da- en etkili iletişim araçlarından sosyal medya ve bildik medya bu haberlerle meşgul.</p>
<p>Odama geçip önlüğümü giydikten sonra kliniğe geçiyorum. Rutin ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra travma bölümüne geçiyorum. Sabahın köründe bir çocuk görünce şaşırıyorum.</p>
<p>Beş yaşında ya var ya yok. Solgun yüzünde dolu dolu gözleri iki üzüm tanesini andırıyor. Bu masum çehrede endişe, şaşkınlık ve hayal kırıklığı okunuyor. Doktor bacağındaki yarayı temizlerken yüzü acıyla kasılıyor, gözlerini sıkı sıkı yumuyor. Sevmek istediği yavru köpeğin annesi tarafından saldırıya uğrayan ufaklığın sağ baldırında derin yaralar var.</p>
<p>Hemen karşıda duran anne ise kıpkırmızı olmuş yüzünü elleriyle kapatmıştı. Pansuman sırasında minik kız ıhladıkça anne ahlıyor. Anne yüreği işte! Hem ağlıyor hem söyleniyor genç kadın.</p>
<p>“Sevimli dostmuş! Al o zaman evinde besle. Bu canavarları sokağa salanlara sormalı asıl.”</p>
<p>Sanırım bu felakete neden olan sokak köpeği de benzer hassasiyetle davranmıştı. O da bir anneydi sonuçta.</p>
<p>Minik yavrunun gözlerindeki hayal kırıklığını anlamaya çalışıyorum. Muhtemelen köpekleri seven bir çocuk, diğer pek çoğu gibi… Yaşadığı haksızlığa bir anlam verememiş gözlerle bakıyor. Öyle ki, yüzündeki hayal kırıklığı ifadesi, acı ve korkuyu bastırmış adeta. İzlediği çizgi filmler ve muhtemelen yakından görüp sevdiği birkaçının ardından köpeklerin hepsini sevimli dostlar olarak bellemiş olmalı yavrucak. Şimdi bu olanları nasıl yorumlayacağını bilememenin çaresizliği okunuyor yüzünden.</p>
<p>Çocuğundan daha çok acı çeken anne ise muhtemelen daha zorlu bir ikilem halinde. Mesela daha önce “Onlar da can, kıymayın!” diyen gruptayken “Ama benim kızıma bu korkuyu yaşatan canavarları sokağa salmayın!” diyen gruba kaymış gibi görünüyor.</p>
<p>Artan şehirleşme, azalan doğal yaşam alanları ve bir de evde beslenirken sokağa terk edilen köpekleri hesaba katınca gittikçe alevlenen bu mesele siyasetin gündemine bile girmiş.</p>
<p>Köpekler tarafından parçalanan bir çocuğun haberlerini izlediğinde anneler bu hayvanların toplatılması gerektiğini düşünür sanırım. Diğer yandan evinde sevimli bir köpek besleyen insanlar “Onlar da can!” dediği zaman eliniz kolunuz bağlanır.</p>
<p>Tepkilerimiz; aklı kullanmak, mantık yürütmek ve çözüm üretmekten ziyade anlık duygusal kararlarımızı yansıtıyor. Bu yüzden ortak noktada buluşamıyoruz. Aklın yolu tektir oysa.</p>
<p>Romalı devlet adamı Cicero (MÖ 106-43) der ki, “Felsefeye uyan biri ömründeki her çağı sıkıntısız geçirebilir.” Şu köpek meselesini de çözebilir miyiz acaba felsefeye uyarak? Mesela, Aristo’nun “altın orta” dediği pencereden baksak nasıl olur?</p>
<p>Sokaktaki köpek çeteleri nedeniyle evden dışarı çıkamayan bir ilkokul öğrencisinin güvenliğini sağlamak gerekir. Sahipsiz olduğu için sokak köpeklerini savunanlar da biraz objektif baksınlar lütfen. Yaşlı bir kadın ya da minik bir çocuk da saldırgan hayvanlar karşısında savunmasızdır.</p>
<p>Diğer yandan saldırma potansiyeli var diye şu hayvanları öldürmek de zalimliktir. Ben şahsen en saldırgan olanı dahil olmak üzere hiçbir köpeğin, mesela şu meseleyi bile ticari çıkar ya da siyasi rant için kullanan insanlardan daha kötü olmadığını ve Netanyahu gibi bir adamın yaşadığı dünyada hiçbir köpeğin öldürülmeyi hak etmediğini düşünüyorum.</p>
<p>Biz sıradan vatandaşlar bile sokakta dolaşırken hangi köpeğin saldırgan olabileceğine dair bir önseziye sahibiz. Bir de bu işin uzmanları var. Sahiden de tehlikeli olan hayvanlar toplatılıp güvenli bir yere kapatılabilir. Bunu bile esaret gibi görüp razı olmayan hayvan severler de -sosyal medyada gürültü koparacak yerde- organize olup şu hayvanları sahiplenebilir.</p>
<p>Doğası itibariyle zaten yabani hayvan olan köpekleri evcilleştiren insan şimdi saldırganlığından şikâyet ediyor. Tuhaf bir türüz ama diğer canlılar neyse ki bunu sorgulamıyor.</p>
<p>Köpeklerin saldırganlık nedenlerini biraz araştırayım dedim. Canlarının yanması en sık nedenlerden biriymiş. Canımız yandığında hangimiz saldırganlaşmıyoruz ki? Siz gelin benimle acil serviste bir gece nöbet tutun ve insan denen türün yaptıklarını görün. Kimse bu türün agresif bir üyesi saldırganlık sergiledi diye diğerlerini toplayıp uyutmaktan bahsetmiyor.</p>
<p>İnsanoğlunda öfkeli ve saldırgan tutum sergilemenin altında şeker hastalığından beyin tümörüne birçok hastalık bulunabilir. Şu hayvanların buna benzer hastalıklardan muaf olduğunu düşünmüyorsunuz sanırım. Ne yazık ki sokakta ömrünü tüketen ve sosyal güvencesi olmayan hayvancıklar sağlık kontrolünden geçme şansına sahip değil.</p>
<p>Aslında köpeklerdeki saldırganlığın en önemli nedenlerinden birisi kendilerini tehlikede hissetmeleriymiş. En büyük tehdit de insan! Daha önce annesi, babası ya da kardeşi bir otomobil tarafından ezilen köpeğin birbirinden ayırt edemediği tüm arabalara havlamasını yadırgamamak gerekir.</p>
<p>Hele bir de insan eliyle keyfi şiddete maruz kalanlar var ki, burada ayrıntısına girmeye dilim varmıyor. Özellikle küçük yaşlarda şiddete uğrayan pek çok insanın bile suçlu olma potansiyeliyle büyüdüğünü göz önünde bulundurunca bizim kadar zeki olmayan köpeklerin saldırganlığını yadırgamak haksızlık olur.</p>
<p>Asırlar önce zaten vahşi birer hayvan olan köpeklerin sadık birer bekçi ve dost olmalarında insanın rolü neyse bu evcil hayvanların saldırganlaşmasında da sorumluluğu aynıdır. Sadık dostlarımız saldırganlaşmışsa türümüzün bir temsilcisi taş atıp bacağını sakatladığı için, diğeri arabayla dostlarından birini ezip öldürdüğü için ya da bir başkası bir hayvanın boynuna ip bağlayıp otomobilin arkasından sürüklediği için olabilir mi?</p>
<p>Köpeklerdeki saldırganlığın en asil sebeplerinden birisi ise korumacı ve sahiplenici tutumlarıdır. Sahiplendiği şey bazen yavrusu, bazen yemeği, bazen de bir insandır. İşte bu türden bir saldırganlık takdire değer diye düşünüyorum.</p>
<p>Hâsılı kelam, hayat boyu karşılaştığımız pek çok sorunda olduğu gibi sokak hayvanları meselesi için de pek çok çözüm yolu var; yeter ki şu meseleyi suiistimal edip başka hesaplar peşinde koşmayalım.</p>
<p>Dünyamız halen yaşanılabilecek haldeyse herkesin sorun gördüğü yerde çözüm arayan özel insanlar sayesindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/sadik-dostlar-ve-vahsi-canavarlar.htm">Sadık Dostlar ve Vahşi Canavarlar</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/sadik-dostlar-ve-vahsi-canavarlar.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gece ve Huzur</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/gece-ve-huzur-2.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/gece-ve-huzur-2.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editorün Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1799</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gece ve Huzur &#160; Saat 03.25… Gecenin bir yarısı uyanınca kalkıp kendime kahve yapıyorum. Verandaya&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/gece-ve-huzur-2.htm">Gece ve Huzur</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Gece ve Huzur</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saat 03.25…</p>
<p>Gecenin bir yarısı uyanınca kalkıp kendime kahve yapıyorum. Verandaya geçip bilgisayarımı açıyorum.</p>
<p>Bir yıllık koşuşturmanın yorgunluğunu atmak için tatildeyim. Ege’nin sessiz ve sakin koylarından birinde mütevazı bir pansiyonda konaklıyorum.</p>
<p>Ayın parıltısına teknelerden ve sokak lambalarından süzülen solgun ışık eşlik ediyor. Uzaktan cırcır böceklerinin sesleri duyuluyor. Bir de durgun denizden sahile ulaşan minik dalgaların hoş şıpırtıları… Başka gürültü yok. Horoz sesleri beklemiyorum, çünkü güneşin doğmasına daha çok var.</p>
<p>Akşam geç saatlere kadar oturmak ya da sabah erken saatte kalkıp çalışmak sıkça yaptığım şeylerdendir. Ama gecenin bir yarısı kalkıp çalışmak hep özlemim olmuştur. Hele bir de gece boyu yazanlar yok mu? Özenmek tabiri zayıf kalır, bu insanları kıskanıyorum.</p>
<p>İşte şimdi aklıma gelebilecek en huzurlu ortamlardan birinde böyle bir fırsat yakaladım. Yazımın başlığını “Gece ve Huzur” koydum.</p>
<p>Sahiden öyle mi? Gece huzur mu demektir her zaman?</p>
<p>Hayat yolculuğunun başında -özellikle zorlu bir çocukluk dönemi de söz konusuysa- kâbuslar daha da karartır gecelerimizi. Yalnız uyumaktan korkarız bazen.</p>
<p>Sadece bir kez çıktığımız hayat denen bu yolculuğun finalinde ise başka sorunlar bekler bizi. Mesela, pek çok insan uykusuzluk denen bir kâbusla boğuşuyor geceleri.</p>
<p>Milyonlarca insan yalnız yaşıyor. Diğerleri de gecenin ortasında yalnızdır çoğu kez. Hele bir de uyku kaçmayıversin…</p>
<p>Geceler, bazı insanlar için kâbusken bazı insanlar için ise huzur kaynağı olabiliyor. Aynı dünya, aynı hayat ve aynı insan… Peki, bu büyük uçurum neden?</p>
<p>Düşünmek, insanları hayvanlardan ayıran en asil ve özel yetenektir. Gündüzün sayısız uyaranlarından yoksun olan gece saatlerinde zihnimiz parıldar. Daha sağlıklı ve net düşünürüz.</p>
<p>Pek çok insan düşünmekten korktuğu için boş kalmaktan da korkar. Bazı insanlar ilaçla ya da alkolle bu müstesna melekeyi yavaşlatır. Bazıları da işe verir kendini düşünmemek için. Çünkü düşünmek -hayat yolculuğunun son durağı gibi- en önemli gerçekleri hatırlatır bize. Peki ya düşünmemek?</p>
<p>Klişe ifade için özür dilerim ama “Korkunun ecele faydası yoktur!” Kafamızı kuma gömmemiz adım adım yaklaşan muhteşem finali geciktirmez. Öyleyse ne yapalım?</p>
<p>Ben derim ki, daha fazla düşünelim. Düşünmek, ameliyat olmak gibidir biraz. Başlangıçta biraz risk, endişe ve acı barındırır içinde ama şarttır. Düşünmekten kaçınmak daha büyük sorunlara -hatta çoğu kez felaketlere- neden olur.</p>
<p>Yüzeysel düşünmek -bize o kaçınılmaz sonu hatırlattığı için- korkutucu gelebilir ama derinlikli düşündüğümüzde bu gizemi bir nebze olsun anlarız. O zaman da finalin korkutucu olmadığını kavrarız. Bu kadarı da bize yeter zaten. Ölüm korkusunu yendiğimizde ise bizi korkutacak bir şey kalmaz yeryüzünde. Dahası bu bilinçle yaşamak kötülüklerden uzak tutar bizi.</p>
<p>Zaman görecelidir, demişti Einstein. Aslında zenginlik ve mutluluk gibi şeyler de görecelidir. Ben şimdi şu mütevazı pansiyonun bahçesinde bilgisayarımı açmış, kendi elimle hazırladığım filtre kahvemi yudumlarken yazıyorum. Düşünmenin en etkili şeklidir yazmak çünkü.</p>
<p>Birkaç sayfa yazdıktan sonra bilgisayarımı kapatıp kalkıyorum. Karanlığı, denizi, loş ışıkları, turuncu renge bürünen ayı izlerken gecenin gizemiyle büyüleniyorum. Bedel ödemeden bu hazinenin tadını çıkarıyorum.</p>
<p>Tam da bu sırada koyda demirlemiş yatların içinde muhtemelen pek çok zengin mışıl mışıl uyuyor, benim yaşadığım bu güzelliklerden mahrum bir şekilde.</p>
<p>Yüksek ücretler ödeyerek ya da hayatımızı riske atarak macera aramamıza gerek yok. Yaşam kalitemizi artıracak en güzel maceraların neredeyse tamamı risksiz ve ücretsizdir.</p>
<p>Amacım tatilimi anlatıp sizi özendirmek değil elbette. Ben daha önemli şeylerden bahsetmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>On iki yıl öncesine uzanıyorum hatıralar denizinde.</p>
<p>Saat 03.00…</p>
<p>Acil serviste yoğun bir nöbet geçirmişim. Nefes darlığı çekenden göğsü sıkışana, başı dönenden karnı ağrıyana… Ağaçtan düşen, işyerinde elini kesen, trafik kazasında göğüs kemikleri kırılan…</p>
<p>Tüm bu saydığım sorunlar olmadığı halde kendi zihninde olumsuz düşüncelerle dertler üretip depresyona giren ve tedavi için yazılan ilaçları toptan yutarak bu hayatı sonlandırmaya karar verenler… İnleyenler, ağlayanlar, öfkelenenler, bağıranlar…</p>
<p>Gecenin saat üçü yaklaşırken hastalar azalıyor. Gözlerimizden uyku akıyor ama iyi hissediyoruz. Nöbet arkadaşımla dönüşümlü olarak ikişer saat dinlenmeye karar veriyoruz. İyi ama nerede dinleneyim?</p>
<p>Gündüz ofis olarak kullandığım minik odadaki koltukları kenara çekip iki metrelik boşluk açıyorum. Hastalar azaldığı için boşa düşen nakil sedyelerinden birini odama sürüklüyorum.</p>
<p>Nakil sedyesi dedim, dikkat edin lütfen! Hani dar ve yüksek olup zemini sert olan ve sadece kısa süreli nakillerde üzerinde yatabileceğiniz bir şeyden bahsediyorum.</p>
<p>Sedyenin üstüne tırmanmak kolay olmuyor. Metal bacakları gırç gırç öterken beşik gibi sallanıyor müstakbel yatağım. Üstüne çıkmayı başardığımda ise beni bir başka sorun bekliyor. Bu daracık şeyin üstünde sağa sola dönme şansım yok. Hastalar gibi yattığım pozisyonda kalmalıyım. Düşmemek için kenarlarındaki korkulukları kaldırıyorum. Yastık olarak da hırkamı kullanıyorum.</p>
<p>Öylesine yorgun ve uykuluyum ki, o an için kralların yatağından daha konforlu geliyor bu ortam. Huzursuz geceler yaşayan pek çok ihtiyarı kıskandıracak kadar hızla uykuya dalıyorum. İki saatin nasıl geçtiğini anlamıyorum bile.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve bir başka gece…</p>
<p>Zaman dedikleri uzun yolda biraz daha geriye gidiyor ve çeyrek asır öncesine uzanıyorum.</p>
<p>Saat 03.02…</p>
<p>Gürültü ve sarsıntıyla uyanıyorum. Görev yaptığım kasabada kiraladığım ahşap kerpiç karışımı eski evin duvarları çatırdıyor. Yataktan fırlamak kolay oluyor ama ayakta durmak zor.</p>
<p>Deprem olduğunu anlayınca güvenli bir köşeye geçiyor ve sarsıntının geçmesini bekliyorum. Geçmiyor. Bekliyorum. Bitecek gibi değil. Hayatımda ilk kez böylesine güçlü ve böylesine uzun süre sarsılıyorum.</p>
<p>Binlerce insan bir kez daha güneşi göremeyecek. Bense diğer binlercesi gibi ayaktayım şimdilik. Güneş doğana kadar gözüme uyku girmiyor.</p>
<p>Gecenin bir yarısı kalkmak için acil serviste nöbet tutmanız ya da deprem olmasını beklemeniz gerekmiyor. Normal bir günde -hatta benim gibi tatil günü bile- bunu yapabilirsiniz. Savaş, yangın ve deprem benzeri felaketler böyle bir potansiyelimizin olduğunu hatırlatıyor bize.</p>
<p>“Huzurlu geceler, huzurlu gündüzler ve huzurlu bir hayat” dileklerimle son vermek isterdim yazıma. Ama üzgünüm, benim dileklerim sizin hayatını güzelleştirmez. Bu gerçeği siz de biliyorsunuz. Çünkü huzur dediğimiz hazine başkasının dilekleriyle olmadığı gibi başkalarının çabalarıyla da olmaz. Her birimiz kendi huzur adamızı kendi ellerimizle inşa ederiz.</p>
<p>Ömrümüzün sonunda -kötü bir insan değilsek- en büyük pişmanlığımız yaptığımız kötü işler olmayacak muhtemelen. Daha çok yapabilecekken yapmadığımız iyi şeyler için üzüleceğiz.</p>
<p>Mesela, yürüyebiliyorken bunu yeterince yapmamak, mevcut yeteneklerimizden birini parlatmamak…</p>
<p>Gecenin bir yarısı uyanıp kahve hazırlamak, bilgisayarın başına geçmek ve -anı ya da günlük de olsa- yazmak gibi bir imkânımız varken bunları yapmamak…</p>
<p>Gizemli bir gecenin karanlığında zihinsel aydınlığın huzurunu yaşamanız dileklerimle…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/gece-ve-huzur-2.htm">Gece ve Huzur</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/gece-ve-huzur-2.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatın Anlamı ve İlk Kadeh</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/hayatin-anlami-ve-ilk-kadeh.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/hayatin-anlami-ve-ilk-kadeh.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:41:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatın Anlamı ve İlk Kadeh &#160; Siren sesinin kesilmesiyle ambulans kapıda beliriyor. Açılan kapıdan çatır&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/hayatin-anlami-ve-ilk-kadeh.htm">Hayatın Anlamı ve İlk Kadeh</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Hayatın Anlamı ve İlk Kadeh</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Siren sesinin kesilmesiyle ambulans kapıda beliriyor. Açılan kapıdan çatır çutur gürültüler arasında bir sedye indiriliyor. Boyunluk ve sargıları görünce bunun bir kaza olduğunu tahmin etmekte zorlanmıyoruz.</p>
<p>Bilinci bulanık olan hastayla iletişim kurmak çok zordu. Ambulans görevlilerinden öğrendiğimiz kadarıyla kendi kullandığı arazi aracıyla bir otomobile çarpmış.</p>
<p>Tansiyonu normaldi hastanın. Anlamsız da olsa konuşuyor olması biraz olsun rahatlatıyor bizi. Alnındaki pansumanı kaldırdığımda parçalı bir kesi görüyorum. Dikiz aynasına çarpmış olmalı.</p>
<p>Alnını parçalayacak kadar şiddetçi çarpışma beynin ön kısmında bulunan düşünce merkezini zedelemiş olabilir. Mesela, tam da şimdiki anlamsız konuşmaları bu hasara bağlı olabilir.</p>
<p>Bağırıp çağıran hastayı susturmak zor görünüyor. Kendisini tutmaya çalışan güvenlik görevlilerini yumrukluyor genç adam. Kolundaki serumu ve boyunluğu da çıkarmaya çalışınca ellerini sedyeye sabitliyoruz. Tekme atınca bacaklarını da sabitlemek zorunda kalıyoruz. Ama çenesini bağlamamız mümkün olmadığı için bol keseden küfürler savuruyor.</p>
<p>Beyin tomografisinde ameliyat gerektiren bir sorun çıkmıyor neyse ki. Ama kandaki alkol düzeyi epeyce yüksek görünüyor. 2,4 promil!</p>
<p>Yarım promil alkol düzeyi araç kullanımı için yasal üst sınır. Bir promil olduğunda kişinin tepki verme süresi bozulur. Bir buçuk promilde denge bozukluğu başlar yani değil araç kullanmak düz yolda bile dengeli yürüyemez insanlar. Üç promil artık bilincin iyice bozulup hastanın komaya girdiği düzeylerdir. Bu durumda hastamızın saçma konuşmaları, küfür ve hakaretlerinin kaynağını bulmuş oluyoruz.</p>
<p>Artık kırlaşan saçlarım ve alkolün beyne yaptıklarına dair tıbbi bilgilerim tüm bu saçmalıklara bir nebze anlayış göstermemi sağlıyor. Ama küfrü yiyen genç güvenlik görevlileri bozuluyor. Bozulmak bir yana sinirleniyorlar. Hatta birisi elini yumruk yapıp “Şimdi geçireceğim bir tane,” diyor ama neyse ki bu söylemini eyleme dökmüyor.</p>
<p>Biz yaşananları sineye çekmeye çalışıyoruz ama hastanın durumu da kolay değil. Kılık kıyafetinden anladığımız kadarıyla varlıklı bir adam. Saldırgan bir boğayı zapt etmeye çalışır gibi müdahalemiz ve elini kolunu bağlamamız onun da onurunu incitecektir. Neyse ki kanındaki alkol düzeyi şimdilik bunun farkında olmasına izin vermiyor.</p>
<p>Ama aradan bir gün geçtiğinde birisi bu yaşadıklarını kendisine anlatsa hatta meraklı birisi çıkıp yaşananları kameraya çekip yaptıklarını gösterse eminim utancından yerin dibine girecektir.</p>
<p>Alnındaki kesiler dikilse de biraz iz kalacak gibi görünüyor. En kötüsü de ömrünün sonuna kadar vicdanını sızlatacak bir anısı var artık…</p>
<p>Müdahalemizi sürdürürken polisten olayın ayrıntılarını öğreniyoruz. Daha küçük olan diğer otomobildeki sürücü bayan bu kadar şanslı değilmiş. Olay yerinde yaşamını yitiren kadıncağızın küçük çocukları yetim, genç kocası dul kalıyor.</p>
<p>Bir insan neden kendisini böyle bir duruma sokar?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Alkollü içeceklerin tarihçesine göz attığınızda binlerce yıllık bir öyküsü olduğunu görürsünüz. Pek çok insan sosyal hayatın ve sofraların vazgeçilmezi olarak görüyor bu içecekleri. Bir de bağımlılar var ki, durumları içler acısı.</p>
<p>İşin uzmanları diyor ki, insanları bağımlı yapacak kadar alkol tüketmenin en önemli nedenlerinden biri yetersizlik hissi ve özgüven eksikliğidir. Mesela, eğlence mekânlarında şarkı söylemek ya da pistte dans etmek için kanındaki alkol düzeyinin yükselmesini bekler bazıları. Bu en masum örneklerden biridir. Alkol almak sahte bir cesaret hissi verse de daha iyi dans etmez ve örneğin daha iyi şarkı söylemezsiniz. Hayattaki diğer yetersizlikler için de geçerlidir bu.</p>
<p>Aile içi şiddet ve boşanmalar gibi çocukluk travmaları bir başka önemli neden olarak gösterilir alkol bağımlılığında. Ne acıdır ki, alkol kullanımı da aile içi şiddet ve boşanmaların en önemli nedenlerinden biridir. Bir tür kısır döngü!</p>
<p>Zevk ve eğlence olsun diye alkol alıyor bazı insanlar. Tuhaftır, kısa süren zevk aşamasını bir kenara bırakırsanız alkol kullanmak depresyona eğilimi arttırıyor.</p>
<p>İçmeye başladığında insanların ilk hissettiği şey keyif ve mutluluk sanırım ama iş bununla kalmıyor. Zamanla zihinsel ve bedensel yetenekler zayıflıyor. Dili sürçmeye, bacakları dolanmaya ve dengesi bozulmaya başlıyor insanların. Muhtemelen bu aşamaları net hatırlamadığı için keyif aşamasına odaklananlar bir dahaki sefere tekrar alkol almak konusunda daha istekli olabiliyor.</p>
<p>Anlamsızlık hissi bir başka önemli nedendir alkol bağımlılığında. Oysa anlamlı bir yaşam için okuyup araştırmak ve düşünmek gibi etkili yollar varken alkole sığınan insanlarda anlamsızlık hissi daha da derinleşir.</p>
<p>Başlangıçta sosyal içicilik aşamasında olan alkol tüketimi zamanla bağımlılık haline gelebiliyor. Bir kadeh içme niyetiyle masaya oturanlar, zihinleri bulanınca bu planı unutuyor ve keyfine keyif katmak için ikincisini de istiyor. Artık üçüncüsünü reddetmek için gereken sağlıklı bir zihin kalmıyor ortada. Derken kantarın topuzu kaçıyor…</p>
<p>Sosyal içicilik kavramının tam çerçevesini bilmediğimi itiraf etmeliyim. Ama bildiğim bir şey varsa bu meret şişede durduğu gibi durmuyor. Yani her gün birkaç bardak çay içmeye devam edebilirsiniz ama her gün birkaç duble rakı içmek aynı istikrarla devam etmez genellikle. Çünkü alkol dediğimiz bu içecek türünün bağımlılık yapmak gibi kötü bir huyu var.</p>
<p>Pek çok insan kendince masum bir alkol alımı ile alkol bağımlılığına geçişin bulanık çizgisini fark etmez. Aklı başına geldiğinde ise artık çok geçtir.</p>
<p>Sonuç?</p>
<p>Yüz milyardan fazla nörondan oluşan harika bir beyin devre dışı kalmış, bu beynin sahibi birkaç atomdan oluşan zararlı bir sıvının esiri olmuştur. Haliyle ayakta bile duramayan adam bu haliyle otomobil kullanmaması gerektiğini idrak edecek halde değildir artık.</p>
<p>Kendisi olmaktan uzaklaşmış bir adam, araç kullanmaya kalktığında neden olduğu felaketler, evde ailesine yaşattıkları ve tüm bu hengâmeleri kazasız atlattığını sananları bekleyen depresyon…</p>
<p>Kazalardan gayrimeşru çocuklara, aile içi şiddetten cinayetlere pek çok şeyin arka planındaki alkol bu vahim sonuçlar için hafifletici sebep olabilir mi?</p>
<p>Otomobiliyle çarptığı çocuk ölünce alkollü sürücü katil sayılmaz mı? Peki, ya ölen çocuğun annesi babası ne düşünür bu konuda?</p>
<p>Ya da mesela alkollüyken ne yaptığını bilmediğini ifade eden genç adam yaşadığı bir yasak ilişki ve doğacak gayrimeşru bir çocuğun dramlarımdan sorumlu değil midir?</p>
<p>Çevreye -insanlar, hayvanlar ve doğayı kast ediyorum- zararı dokunmadığı müddetçe kimsenin bir başkasının özel yaşamına müdahale etmemesi gerektiğine inananlardanım. Helal haram konusu insanların inancıyla alakalı bir konudur, inanç ise kişisel özgürlük alanıdır. Alkolün neden olduğu kaza, şiddet ve cinayetler hukuk meselesi olup bu konuyu işin uzmanlarına bırakmak en iyisi. İyi de bana ne oluyor? Neden bu konuda zihnimi yoruyorum?</p>
<p>Alkolün neden olduğu şiddet, kaza ve yıkılan yuvaların neticeleri insanları hastaneye -özellikle de acil servise- yönlendiriyor. Mesela, kendi hayatına son veren her dört kişiden birinin alkol sorunu var.</p>
<p>Bu badireleri atlatanları ise mide problemlerinden ölümcül pankreas kanserine varıncaya kadar pek çok tehlike beklemektedir. Yani bu insanların da vazgeçilmez durağı acil servislerdir. Beden ve ruh sağlığı işimiz olduğuna göre bu konuda üç beş şey söylemem umarım haddi aşmak olmaz.</p>
<p>Alkolle dumura uğramış bir beyin, sarhoşun neden olduğu acılar için hafifletici sebep olarak gösterilebilir. Ama felaketlerle sonuçlanma ihtimali yüksek olan karanlık yola girmeden önce -ilk kadehi almamak gibi- bir seçeneği var herkesin.</p>
<p>Hayatında hiç alkol almamış olanlar, lütfen dikkat! Aile ya da arkadaş kurbanı olmayın! Bir eğlence ortamında size kadehi uzatıp “Bir kerecikten bir şey olmaz,” diyen insanlara dikkat edin. Hayatınızı karartacak bir alışkanlık tam da bu türden basit, sıradan ve çoğu kez masum görünen adımlarla başlar.</p>
<p>Sorunları aşmak ve mutlu olmak için daha güzel seçeneklerimiz olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.</p>
<p>Kalın sağlıcakla… Beden ve ruh sağlığıyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/hayatin-anlami-ve-ilk-kadeh.htm">Hayatın Anlamı ve İlk Kadeh</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/hayatin-anlami-ve-ilk-kadeh.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonsuzluğu Anlamak</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/sonsuzlugu-anlamak.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/sonsuzlugu-anlamak.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:40:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editorün Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sonsuzluğu Anlamak &#160; Dehşetle açılan gözler, sarsıla sarsıla ağlayanlar, çığlık atanlar… En çok dikkatimi çeken&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/sonsuzlugu-anlamak.htm">Sonsuzluğu Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Sonsuzluğu Anlamak</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dehşetle açılan gözler, sarsıla sarsıla ağlayanlar, çığlık atanlar…</p>
<p>En çok dikkatimi çeken ise ellilerindeki bir adam oluyor. Pembeleşen yüzünde hüzünlü bir tebessüm, kısılmış gözlerle boşluğa bakarken ağır ağır başını sallıyor.</p>
<p>İnsan aklını zorlayacak bir olayla karşılaştığında zihnimiz -kendini korumak ister gibi- devre dışı kalıyor bazen. Şok denen o tuhaf duygu durumunu yaşıyoruz. Gördüklerimize, duyduklarımıza inanamıyoruz. Ya kasılıp kalıyor ya çığlığı basıyoruz. Ya da içimizden gelen bir duygu seline teslim oluyor, hüngür hüngür ağlıyoruz. Ama şu tuhaf adam…</p>
<p>Ölümün en uzun süreli ayrılık olduğunu bilen, bu yüzden de yaşadığı durumu tatlı bir hüzünle kabullenmeye çalışan bir ermişin bakışı vardı gözlerinde. Sanki sadece bu acı gerçeği kabullenmek değildi amacı, ayrıca ölüm denen bu gizemi de anlamaya çalışır gibiydi. Peki, bu mümkün mü?</p>
<p>Çoğumuz yanıp yıkılırken az sayıda insan derin bir sükûnetle kabulleniyor bu gizemli sonu. Bu insanlar bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorlar? Yoksa başarılı birer drama oyuncusu oldukları için rol mü yapıyorlar?</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, ölümle ilgili tıbbın bildikleri de sınırlı. Kalp durunca beyne kan gitmiyor. Bilinçli olmamızı sağlayan bu hassas doku fonksiyonlarını -geri dönüşümü olmayan bir şekilde- kaybedince de buna “ölüm” diyoruz.</p>
<p>Bazen kalp atımı devam ediyor ama az kan gittiği için hasar gören beyin hücreleri nedeniyle bilinç kapanıyor. En iyi bildiğim konulardan birisi olması gerekir, çünkü her sene öğrencilerime bu konuyu anlatıyorum. Derse genellikle şu ifadelerle başlıyorum:</p>
<p>“Günaydın çocuklar. Bugün size bilinç bozukluklarını anlatacağım. Bilinç bozukluğunu anlamak için önce bilinç kavramını anlatmam gerekir. Ama yirmi birinci yüz yıldaki bilimsel gelişmelere rağmen ne modern tıp ne de kadim felsefe bilinç kavramını net olarak anlayabilmiş değildir.”</p>
<p>Sahiden de öyle. Kendimizi kandırmayalım. Beyin dokusundaki bazı özel bölgelerin bilinçli kalmamızı sağladığını biliyoruz ama bu tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Çünkü beyin dediğimiz şey, bilincimizin -siz buna düşünce, can, ya da ruh diyebilirsiniz- marifetlerini sergilediği bir alandan ibarettir. Bunu güneş ışığını yansıtan aynaya benzetebilirsiniz.</p>
<p>Mesela, bilgisayarınızın ekranını kapatsanız da internet sisteminde bu sayfa olduğu gibi duruyor. Siz sadece kendi ekranınız kapandığı için görmüyorsunuz ama program çalışmaya devam ediyor. İşte bilinç, zihin ya da can dediğimiz o kavram da benzer bir şekilde sonsuzlukta yaşıyor olabilir. Ölümü ve sonrasını anlamak için sanırım önce sonsuzluğu anlamak gerekir.</p>
<p>Dinin etkisinin hâkim olduğu dönemlerde her şeyin sonsuz kudrette bir yaratıcının eseri olduğunu söyleyip geçenler olmuştur. Yozlaşan dinlerin kötü uygulamaları insanların tepkisini çekince bu sefer de “Tanrısız” bir evren tasavvuru için kafa yoranlar çıktı.  Sahiden de ilginç tespitlerde bulundular. Sonuç olarak bilimi Tanrı inancının önüne almakla yetinmeyip Tanrı’yı tamamen devre dışı bırakmaya çalıştılar.</p>
<p>Fakat devran bir kez daha dönmüştür. Bilimin ulaştığı son noktada tekrar başladığımız noktaya geldik. Yirmi beş asır önce Sokrat’ın söylediklerini hatırlayalım:</p>
<p>“Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğim!”</p>
<p>Sahaya çıkınca klasik fiziğin tahtını sarsan kuantum teorisi mikro kozmosta işlerin sandığımız gibi minik bir atomdan ibaret olmadığını gösteriyor. Aslında somut olarak algıladığımız her şeyin minik yapıtaşı olan atomların da teoriden ibaret olduğunu ifade ediyorlar.</p>
<p>İsviçreli bilim adamları hadi bunu da izah etsin!</p>
<p>Sohbetlerimizin mizah konusu olan bu klişe ifade hayatımızın en ciddi meseleleri üzerinde düşünürken geliyor aklıma. Sahiden de İsviçre’deki CERN laboratuvarında ciddi çalışmalar yapılıyor. 2013 yılında evrenin oluşumu hakkındaki en büyük sırlardan biri kabul edilen atom altı parçacık -Higgs Bozonu- bulunmuş. Ulaştıkları son noktada buldukları şey, elle tutulamaz bir fiziksel olayın maddelere kütle ve hacim verdiğini bize göstermiş oldu.</p>
<p>Diğer yandan makro kozmosu keşfetmeye çalışan astronomi de ulaştığı noktada havlu atacak noktaya gelmiş durumda. On üç küsur milyar yıl gibi bir zaman öncesine uzanan patlama teorisiyle evrenin yaratılışını izah etmeye çalışsalar da bugün gördüklerini ve özellikle göremediklerini anlamaktan çok uzaklar. Karanlık enerji ya da kara delik gibi kavramlar modern bilimin zihnini dumura uğratmış görünüyor.</p>
<p>Buralara nereden geldik?</p>
<p>Bilinci ve sonsuzluğu anlama çabalarından…</p>
<p>Ölümü ve sonrasını anlamak için ruhu anlamak gerekir. Bilinci yani ruhu anlayabilmek için de yaratıcıyı anlamak gerekir. Ama zihnimiz bunu tam olarak idrak edecek kapasitede değil. Peki, aklımızın almadığı her şeyin yokluğunu ilan etme hakkımız var mı?</p>
<p>Gözümün önündeki karpuzun varlığını kabul etmekle kalmaz, ağırlığı ile ilgili bir fikir de yürütebilirim. Sıra bir tankı kaldırmaya gelince işler değişir. Yerinden bile kımıldatamadığım için ağırlığı hakkında hiçbir yorum yapamam. Ama tankın olmadığını söylersem gülerler.</p>
<p>Yeryüzündeki en zeki tür olan insanın sorunu, kafatasının içinde taşıdığı harika makinenin sınırlarını çizmekte zorlanmasıdır. Gözümüzün görme yeteneği sınırlıdır. İşitme yeteneğimiz de öyle. Hızlı yürüme ve ağırlık kaldırma konusunda da bizi sınırlayan şeyler var. Sokrat gibi bilgeliğin zirvesine doğru yol aldığımızda zihnimizin de sınırları olduğunu fark edeceğiz. İşte o zaman sonsuzluğu fark etmek ama onu tamamıyla anlayamayacağımızı kabullenmek işleri kolaylaştıracaktır.</p>
<p>Beni asıl düşündüren, hayatımızda bunca mesele varken zihnimizi başka şeylerle meşgul etmemizdir. Kesinlikle çıkacağımızı bildiğimiz bir yolculuk için havaalanında bekliyoruz. Bilet sırası, bekleme koltukları, ortamın ısısı, lavaboların yeri gibi şeylerle zihnimizi öylesine yoruyoruz ki, tüm bunların geride kalacağını unutuyoruz. Esas olan yolculuk ve ulaşacağımız menzil aklımıza gelmiyor çoğu kez.</p>
<p>Bir aylık ödevini son gece bitirmeye çalışan öğrenciden farksız tutumumuz. Ömrümüz boyunca o müthiş finali aklımıza getirmiyor, tam başımıza geldiğinde çözmeye çalışıyoruz. İşte bununla baş edemeyenlere -acil servise geldiklerinde- sakinleştirici ilaç veriyoruz. Amacımız düşüncelerini yavaşlatmaktır. Aksi takdirde bir ömre yayması gereken düşünceleri bir güne sığdırmaya çalışanların zihninde devreler yanıyor çünkü.</p>
<p>“Neden?” diyerek arkadaşının omuzlarından tutup sarsan genç adama benim verecek bir cevabım olabilir mi?</p>
<p>Mesela, kalp krizini neden olarak gösterebilirim. Bunun nedeni olarak tıkanan damarlardan bahsedebilirim. Tıkanıklığın nedeni olan kötü beslenme, sigara ve kolesterolü de suçlayabilirim.</p>
<p>Ama hiç ölmemesi gerektiğini düşündüğü insan son nefesini vermiştir. Bu gizemli sonu kabullenemeyen zihnin sorusu başkadır. Bana kalsa “Neden ölür insan?” sorusu yerine “Neden yaşar insan?” diye sorardım. Bu soruya arayacağım yanıtlar eninde sonunda beni ölümü de anlamaya yöneltir çünkü.</p>
<p>Milyarlarca yıl öncesine dair teoriler geliştiren bilim insanları hemen yaşadıkları anı bile izah etmekte zorlanıyorlar. Peki, ya rüyalar?</p>
<p>Aslında daha basit görünen bir şey var: Uyku!</p>
<p>Uyku mekanizmasıyla ilgili bilim insanlarının teorileri var elbette. Ama uyku bile başlı başına gizemdir. Beyin sağlam ama uyuduğumuzda tepkisiz bir şekilde yaşıyoruz. Nefes almakla yetiniyoruz, tıpkı bitkiler gibi. Bu sırada bilinç denilen şey nerelerde dolaşıyor?</p>
<p>Hiç planlamadan kendimizi bir rüyanın içinde buluyoruz. Bazen başka bir mekân bazen de başka bir zaman diliminde…</p>
<p>Ruhumuz sonsuz bir yolculuğa çıkma potansiyeline sahipmiş. Aslında hayal ederken de ruhumuzun bu yeteneklerini kolayca fark edebiliriz. Soru şu: Ruh nerededir? Uyuduğumuzda –ya da hayal kurduğumuzda- bedenimizi terk ediyor mu? Peki, bunun ölümden farkı ne?</p>
<p>Şu kısacık yaşamın tadını çıkarmak varken niye böyle iç karartıcı şeyleri düşünelim ki? Daha doğrusu biz sıradan insanlar hep unuturken felsefeciler niye bunu hatırlatıyorlar sürekli?</p>
<p>İster bu hayatın sonunun daha gerçek ve ihtişamlı bir hayatın başlangıcı olduğunu düşünün, isterseniz sonsuz bir karanlık… Bu finalle ilgili düşüncelerimizi netleştirmenin önemi konusunda hemfikir olduğumuz kanaatindeyim.</p>
<p>Meselelere bilgelerin gözüyle baktığımızda pek çok şey değişir. Örneğin, Einstein gibi baktığımızda zamanın göreceli olduğunu hatırlarız. Nietzsche gibi düşündüğümüzde döngüsel zaman kavramıyla tanışırız. Tüm bunlar bizi nereye götürür?</p>
<p>Hep unuttuğumuz için önemsiz gibi görünen bu düşünce tarzı aslında insanlığın en önemli sorunlarına merhem olacak gibi görünüyor. Kısacık bir hayatın finali yakın demektir. Bu durumda endişelerimizin çoğu etkisini yitirir örneğin. Bu bizi huzurlu kılar.</p>
<p>Dahası göz açıp kapayıncaya kadar bitiverecek bir ömür için hırs yapmayız. Bu durumda rekabet ve çatışmalar olmaz. Erdem en önemli şey olur hayatımızda. Gerçek sevgiyi öğreniriz. İhanetler olmayınca cinayetler de olmaz mesela. İşte size dünyadaki çatışmaları ve savaşları bitirme potansiyeline sahip bir bakış açısı.</p>
<p>Ne alkol, ne uyuşturucu ne de ilaçlar…</p>
<p>Ruhsal sorunlarımızın çözümü için, bilgelik ışığında sonsuzluğu anlama çabasından daha etkili bir yol olmadığını düşünüyorum. Bulan olursa bana da anlatsın lütfen.</p>
<p>Kalın sağlıcakla, huzurla, sonsuzluk bilinciyle…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/sonsuzlugu-anlamak.htm">Sonsuzluğu Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/sonsuzlugu-anlamak.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kim Akıllı Kim Deli?</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/kim-akilli-kim-deli.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/kim-akilli-kim-deli.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:38:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editorün Seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1792</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kim Akıllı Kim Deli? &#160; Bağrış çağrış seslerini duyunca acil servisin kapısına çıkıyorum. Herkes gibi&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/kim-akilli-kim-deli.htm">Kim Akıllı Kim Deli?</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kim Akıllı Kim Deli?</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bağrış çağrış seslerini duyunca acil servisin kapısına çıkıyorum. Herkes gibi ben de gürültünün kaynağını arıyorum. Başlar bir yöne dönünce ben de oraya odaklanıyorum.</p>
<p>Kapıda bekleyen bir taksinin yolcu koltuğunda yüksek sesle konuşan adam, dışarıda ona laf anlatmaya çalışan ufak tefek bir kadın dikkatimi çekiyor. Derken taksinin kapısı hızla açılıyor ve kırklı yaşlarda, esmer, iri yarı adam fırlıyor dışarı.</p>
<p>“Delirtmeyin lan beni!”</p>
<p>Sesi ortalığı inletiyor. Gören de Köroğlu, Bolu Beyi’ne sesleniyor sanır.</p>
<p>Diğer herkesin suskunluğundan kaynaklanan tuhaf bir sessizlik takip ediyor bu gürültüyü. Bu durum Köroğlu’nu da şaşırtıyor. Sağına soluna bakıyor. Durumdan rahatsız olmuş gibi. Şimdi sesine ayar vermek zorunda kalacak, bunu hissediyorum.</p>
<p>Hemen yanındaki genç kadın kolundan çekiştiriyor. Susuyor adam. Ciddi ciddi susuyor. Mırın mırın bir şeyler anlatmaya çalışırken genç bayanın yanında büzüşüyor, küçülüyor.</p>
<p>“Sakin ol,” diyor kadıncağız sesine olabildiğince şefkatli bir ton vermeye çalışarak. “Doktorlar bakacak sadece.”</p>
<p>“Benim bir şeyim yok!”</p>
<p>Ardından sunturlu küfürler&#8230;</p>
<p>Taksici araçtan iniyor ama psikopatımız bağırıp çağırıp küfürler savurmaya başlayınca daha fazla beklemeyip gerisin geri dönüyor. Acele hareketlerle taksiye binen şoför hastanın arkasından seslenmesine aldırmadan motoru çalıştırıp uzaklaşıyor. Sanırım böyle bir adamın parasının lazım olmadığına kanaat getirmiş. Canını kurtardığına şükretsin.</p>
<p>Hasta yakını yaklaşan güvenlik görevlilerine bir şeyler söylüyor. Bunun üzerine geri adım atıyor görevliler. Hemen arkadan iki erkek yaklaşıyor. Hastanın tanıdıkları olmalılar. Dikkatli hareketlerle sağlı sollu kollarına giriyorlar.</p>
<p>Yorgun bir yarış atı gibi burnundan derin derin soluyan genç adam belli ki bir şeylere tepkili. Arkadaşları azgın bir küheylanı zapt edercesine sıkı sıkı tutuyorlar. Dostluğun gerektirdiği ulvi bir görevi yerine getirmenin gururu okunuyor yüzlerinden.</p>
<p>Teşhis koymak için daha fazla muayene etmeye hatta öykü almaya bile gerek yok. Belli ki ruhsal bir sorunu var adamcağızın. İlk aklıma gelen şizofreni oluyor.</p>
<p>Tedavisi çok zor bir hastalık ama bu hastayı tedavisiz bırakacağız anlamına gelmez. Öncelikle sakinleştirici bir şeyler yapmalıyız. Tek yetmez üç ilaç birden vereceğiz. Ama iğneyi yapabilmek için de hastayı zapt etmek şart. Şimdilik hasta yakınları bu işi halletmiş görünüyor. Güvenlik görevlileri de eşlik ediyor ve acil servise sokuyorlar hastayı. İğneden sonra sakinleşmesi için bir saat kadar beklememiz gerekiyor.</p>
<p>Biz hekimler hastalarımız için pek kullanmasak da halk arasında bu türden taşkınlık sergileyenlere deli deniyor. Akıl ve ruh dengesi bozuk, anlamında kullanılıyor bu kelime.</p>
<p>Şizofreni gibi hastalıklarda ve uyuşturucu madde kullanımında insanların zihninde sıra dışı ses ve görüntülerin olmasını sağlayan şey dopamin, seratonin gibi kimyasalların kontrolden çıkmasıdır. Harika bir bilgisayar olan beyin düzgün çalıştığında her şey yolunda ama devreler yandığında işte bu tür tuhaflıklar yaşanıyor.</p>
<p>Gizemli bir hastalıktır şizofreni. Ama aslında daha gizemli olan şizofren olmamaktır!</p>
<p>Her biri kendi başına bilgisayar sayılabilen sinir hücrelerinden yaklaşık yüz milyar var beynimizde. Her birinin binlerce uzantısı sayesinde diğerleriyle bağlantısını hesaba katınca akıl almaz bir iletişim ağı çıkıyor ortaya. Bu trafik bugün yeryüzünde yaşayan sekiz milyar insanın birbiriyle konuşmasıyla karşılaştırılabilir. İşte bu yüzden bana sorarsanız böylesine muhteşem bir bilgisayarın sorunsuz çalışmasıdır esas anlaşılması zor olan mesele.</p>
<p>Normalde hepimiz algılarımızda bir tür yanılgı içindeyiz ama bunun farkında değiliz. “Gelincik beyinde kırmızıdır, elma beyinde kokar, tarla kuşu beyinde öter,” diye yazmıştı Oscar Wilde. Yoksa gerçeklik farklıdır.</p>
<p>Duyu organlarımız sayesinde algıladıklarımızla zihnimizde nesneler oluştururuz. Bir manav tezgâhına bakar ve rengârenk meyveler sebzeler görürüz. Oysa hiçbirinin rengi yoktur. Işığın farklı açılarda kırılmasından kaynaklanan algıdan ibarettir gördüğümüzü sandığım şey.</p>
<p>Mesela çizgi filmler?</p>
<p>Teker teker her biri hareketsiz olan resimler sırayla gözümüzün önünden geçtiğinde hareket kazanıyor. Dahası resim dediğimiz şey de başka bir yanılgı. Gözünüzü iyice yaklaştırdığınızda -hatta büyüteç kullandığınızda- farklı büyüklük ve yoğunluktaki noktacıklar görürsünüz. Ama uzaklaştıkça zihnimiz bu noktaları birleştirir ve resme dönüştürür. Tıpkı bir ve sıfır rakamlarından oluşan verilerin bilgisayarda resim ve görüntülere dönüşmesi gibi dışarıdan aldığımız veriler zihnimizde şekilleniyor.</p>
<p>Mesela, karşımızda oynayan çocuğa canlı diyoruz. Oysa biraz daha derinlemesine incelesek atom dediğimiz yapıtaşlarından oluştuğunu görürüz. Mesela, aynı çocuğun elindeki oyuncak ayı da benzer atomlardan oluşur. Atom, yani gözümüzle bile göremeyeceğimiz minnacık küreler…</p>
<p>Bir başına cansız gibi görünen atomlara daha yakından baktığınızda bu sefer daha minik bir çekirdeğin etrafından hızla dönen elektronlardan oluşan boşluklarla karşılaşırsınız. Yani somut bir kitleden çok boşluk ve hareket yani bir tür enerjidir aslında atomlar.</p>
<p>Daha ilginç bir bilgi… Mikroskobik düzeyde incelediğimizde çocuğu oluşturan atomlar ve elindeki oyuncak ayıyı oluşturan atomlar aynı. İyi de birisini canlı diğerini cansız kılan şey nedir?</p>
<p>İşte fiziğin zirvesi olan kuantum teorisi bunun cevabını bulamamıştır henüz.</p>
<p>Hâsılı bizim nesne ya da madde dediğimiz şeyler de aslında ışık gibi bir tür enerjiden ibarettir. Yani gördüğümüzü sandığımız her şey hatta biz insanlar bile bir tür hologram sayılırız. Tüm bu şeyleri gerçeklik olarak algılamamızı sağlayan ise beyin dediğimiz şu harika bilgisayardır.</p>
<p>Şimdi düşünüyorum da, tüm bu akıl almaz şeyler karşısında şapka çıkarmayan, saygıyla eğilmeyen, kendisini evrenin hâkimi sanan insanlar sağlıklı da bir tek şu benim hastam mı deli?</p>
<p>Kulağına gelen sesleri talimat olarak algılayıp masum bir cana kıymayı kutsal görev addeden bir şizofreni yargılamak kolay, peki ya biz? Gördüğümüz tüm görüntülerden, duyduğumuz tüm seslerden ne kadar eminiz? Tepkilerimiz ne kadar mantıklı ve doğru?</p>
<p>Hızın kaza ve ölüm getirdiğini bile bile yolda uçuşa geçenler…</p>
<p>Babası –sigara yüzünden yakalandığı- akciğer kanseri yüzünden son nefesini verirken dışarıda sigara tüttürenler…</p>
<p>Göbeğiyle baş edemediği halde dünyayı düzeltmeye çalışanlar… Üstelik hızla artan obezite, dünyanın en önemli sağlık problemlerinden birine dönüşmeye başlamışken…</p>
<p>Hastanede yer olmadığını ifade eden doktorun yakasına yapışıp “Ne demek yer yok!” diye kükreyenler…</p>
<p>Tartışmanın hiçbir yarar getirmediğini bile bile bu anlamsız diyaloğa devam edenler…</p>
<p>En çok eleştirenlerin genellikle hatası en çok olanlar olduğunu bile bile bu çabasını sürdürenler…</p>
<p>Dinlemeye gönüllü insan sayısı azaldıkça daha çok konuşmaya can atanlar…</p>
<p>Peki, ya ben?</p>
<p>Sen aklıma mukayyet ol Allah’ım!</p>
<p>Dopamin, çok özel bir hormondur. Hani tavırlarını uygunsuz bulduğumuz bazı insanlara kızdığımızda “Dengesiz!” deriz. Sahiden de denge hormonudur şu özel madde.</p>
<p>Kanda belli bir denge halinde olması gereken dopaminin üretimi azaldığında kendimizi yorgun ve bitkin hissederiz, daha da çok düşerse Parkinson gibi ciddi hastalıklar çıkar ortaya.</p>
<p>Fakat bu özel hormonun fazla olması da arzulanmaz. Normalin üst sınırlarını aştığında mesela anlamsız öfke gibi tutumlarla karşılaşırız. Özellikle uyuşturucu kullanımı ve şizofreni gibi durumlarda ise bu sınır daha fazla aşılır. Hasta, olmayan sesleri duyar, olmayan görüntüleri görür. Bir yerlerden talimat aldığını zannetmeye başlar ve cinayet işler örneğin.</p>
<p>Güzel olan şu ki, bu hormonun kontrolü yüksek oranda insana verilmiştir. Bilgece bir yaşam en önemli yoldur örneğin. Uyuşturucudan uzak durmak da bizim elimizdedir. Ama şizofreninin en önemli nedenlerinden olan çocukluk çağı sıkıntıları hastadan çok ailenin etki alanıdır. Ayrılıklar, yalnızlıklar, yaşamın ilk yıllarında şahit olunan şiddet şizofreninin tohumlarını ekmeye başlar. İşte bunun için daha yuva kurarken yani temelden dikkat etmek gerekir. “Aile toplumun temelidir,” sözünün cuk oturduğu yerdir burası.</p>
<p>Sadece son çeyrek asırda boşanmaların yüzde bir gibi oranlardan yüzde ellilere fırlaması büyük bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Bu süreçte dünyaya gelen çocuklar anne ya da babasından -bazen ikisinden- uzak kalıyor. Ayrılık nedeni olan şiddete de şahit olmuşsa bu minik zihin için risk katlanıyor. İşte size ruhsal sorunları olmaya aday bir birey!</p>
<p>Masum bir kadın cinayete kurban gittiğinde idam fikri düşüyor aklımıza. Ama tüm bu bilgilerden sonra pek çok cinayetin esas müsebbibinin şizofren değil de onu bu hale getirenler olduğunu hatırlıyoruz. Elbette kendi eliyle uyuşturucu ve alkol alıp şiddet uygulayanları ayrı kategoride değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Kanınızda dopamin düzeyinin ideal sınırlarda olduğu dengeli ve huzurlu bir yaşam dileklerimle…</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/kim-akilli-kim-deli.htm">Kim Akıllı Kim Deli?</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/kim-akilli-kim-deli.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elim Ayağım Tutuyorken…</title>
		<link>http://www.halilcikriklar.com/elim-ayagim-tutuyorken.htm</link>
					<comments>http://www.halilcikriklar.com/elim-ayagim-tutuyorken.htm#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Halil ÇIKRIKLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 17:37:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.halilcikriklar.com/?p=1790</guid>

					<description><![CDATA[<p>Elim Ayağım Tutuyorken… &#160; Sabah evden çıkarken gün henüz doğmamıştı. Sabahın en yakın saatleri olduğuna&#8230;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/elim-ayagim-tutuyorken.htm">Elim Ayağım Tutuyorken…</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Elim Ayağım Tutuyorken…</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabah evden çıkarken gün henüz doğmamıştı. Sabahın en yakın saatleri olduğuna göre gecenin en karanlığı diyebilirsiniz.</p>
<p>Yağmur dinmiş ama hava sıcaklığı buzdolabının içindeki ideal ısı aralıklarında. Arabama ulaşabilmek için bir süre yürümem gerekiyor.</p>
<p>Her gün kalabalıklaşan şehrimizde park yeri sorunu baş gösteriyor. Sitemizin bahçesini geçtim yakın sokakta da yer bulamamıştım otomobilime. Sokak lambalarının aydınlattığı ıslak yollar, dükkân ve mağazaların ışıklı tabelaları, reklam panolarındaki cümbüş kartpostallık bir manzara sunabilir ama ben üşüyorum. Ve gitmek zorunda olduğum bir işim var.</p>
<p>Otomobilime ulaştığımda sevinemiyorum, çünkü aracın içi de soğuk. Klimayı da açıyorum ama araba ısınana kadar çoktan işe gitmiş olurum. Isıtmalı koltukları olan bir otomobilim olsaymış sıcacık giderdim işime. Soğuk direksiyonu parmak uçlarıyla kavrayıp yola çıkıyorum. Direksiyonu bile ısıtmalı olan arabalar varmış. Ne konfor ama!</p>
<p>Erken yola çıkınca trafikle cebelleşmiyorum. Hastaneye ulaştığımda kahvaltı için yirmi dakikam olduğunu fark ediyorum. Bir bardak eşliğinde bir adet de poğaça zengin kahvaltı menümü oluşturuyor.</p>
<p>Saat sekiz olmuş. Vizit zamanı. Hastalar ve öğrencilerim beni bekler.</p>
<p>En kritik hastaların olduğu alandan ziyarete başlıyoruz. Yeniden canlandırma odasında kimse yok. Bu iyi haber, çünkü en ağır hastalarımız burada olur. Yeniden canlandırma -resusitasyon- dediğimize bakmayın, kalbi duran hastaların yüzde onundan daha azı bu müdahale sonrasında sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Sanırım bundan daha önemli bir mesele var!</p>
<p>“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi,” diyor Yahya Kemal. “Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”</p>
<p>Mesela, ilk sıradaki hastamız karaciğer yetmezliği nedeniyle komada ve yakınlarının alacağı en güzel haber boş bir yoğun bakım bulunup hastanın yatabilmesidir.</p>
<p>Hemen yanındaki sedyede uzanan otuzlarında bayan hastamız ağır bir akciğer enfeksiyonu nedeniyle nefes almakta zorlanıyor. Tedavimiz rahatlamasına yetmiyor ve o da yoğun bakım bekleyenlerden. Bu özel hastamızın bir sorunu daha var. Uzunca bir süre böbrek yetmezliğiyle mücadele eden hastamız sonunda kendisine uygun bir organ bulununca nakil şansına erişenlerden. Tam da o gün yaşadığı sevinci hayal etmek zor değil. İnsanoğlu böyledir işte. Mutluluklarımız bile görecelidir.</p>
<p>Sıradaki hastalardan bir diğerinin ise ileri derecede kalp yetmezliği var. Yoğun tedavi altındayken ve yatarken durumu idare ediyor ama kalkıp on adım yürümeye kalksa nefes nefese kalıyor. Şimdi bu hastanın eğer gücü ve nefesi yetebilse kalkıp dışarıda doya doya yürüyebilmek için servetinin yarısını verebileceğini tahmin edebiliyorum. Ama henüz kalbi bu bedeni taşımaya yetecek durumdaki ben, sahip olduğum bu fırsatı -hiçbir bedel ödemeksizin- değerlendirmek konusunda o kadar hevesli görünmüyorum.</p>
<p>Kırmızı alan dediğimiz bölümde en ağır hastalarımızı sırayla değerlendirdikten sonra son hastaya geliyoruz. Tüm bu yoğunluk içinde beni en çok etkileyen de o sanırım. Belki benim gibi ellili yaşlarda olması bunun nedenidir.</p>
<p>Çok da şişman sayılmazdı hastamız. Ama işin içine sigara ve diyabet girince damarları tıkanmış. Gecenin bir yarısı uyandığında vücudunun sağ tarafı tutmuyormuş.</p>
<p>Önce durumu pek önemsememiş sanırım. Üstüne yattığı için geçici bir uyuşukluk olabileceğini düşünmüş. Geçmediğini görünce endişelenmiş ama yalnız yaşayan adamcağızın gecenin o saatinde seslenebileceği kimse yokmuş. Şarj için yataktan epeyce uzak bir noktada fişe takılı olan cep telefonuna ulaşabilmesi ise kolay olmamış. Dedim ya sağ kolu ve sağ bacağı hareket etmiyor.</p>
<p>Hâsılı telefona ulaşınca önce bir arkadaşını aramış. Arkadaşının uyarısını ciddiye alıp ambulans çağırmış. Apar topar hastaneye ulaştığında ise altın değerinde birkaç saat geçmişti.</p>
<p>Acil servise girer girmez tedavisine başlanmış ama bu tedaviden mucize beklememek gerekir. Çünkü sinir hücreleri çok hassastır. Kan damarları tıkandığında -yani beyne oksijen ulaşamadığında- dakikalar içinde etkilenmeye başlarlar. Aradan saatler geçtiğinde ise artık fonksiyonlarını tamamen yitirir bu narin nöronlar. İşte hastam maalesef bu durumdaydı.</p>
<p>Sadece bir an…</p>
<p>Hasarlanan damar tıkanıyor ve evet, dakikalar içinde felç başlıyor. Ama bunun öncesinde yılların ihmali vardır genellikle.</p>
<p>Şimdi hastam çalışan sol kolunu yüzüne doğru kapatırken gözlerinden endişe ve pişmanlık okunuyor. Bir şeyleri kaybetmenin hüsranı yüzünü kaplamış. Kolunu ovalayarak kendisine teselli vermeye çalışan arkadaşı bu noktaya kadar gereken fedakârlığı göstermiş ve kendisine yardım etmişti. Ama ne yazık ki, bu noktadan sonra biz hekimlerin yapacakları bile bazı şeyleri geri getirmeyecek.</p>
<p>Doktor dediğin soğukkanlı olmalı, endişe ve üzüntülerini gizlemelidir. Bir anlamda yüzümüze maske takmalıyız, anlayışlı, duyarlı ama soğukkanlı ve metin bir doktor maskesi. Yoksa her hastayla birlikte kendisi ve yakınları kadar üzülürsek yüzümüze yansıyan bu olumsuz ifadeler hastaları endişelendirmekten başka bir işe yaramaz. Ben de duygularımı kontrol etmeye çalışarak viziti tamamlıyor ve odama geçiyorum.</p>
<p>“Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin,” demişti İslam peygamberi Hz. Muhammed: “Ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin.”</p>
<p>Daha önce defalarca duymuş olduğum bu sözlerin, nitelikli bir yaşam sürmek isteyen herkes için –Müslüman olmayanlar da buna dâhil- en değerli tavsiyelerden biri olduğunu bu sabah daha iyi anlıyorum.</p>
<p>Henüz ayaklarım tutuyorken yürümeliyim. Öyle de yapıyorum. Öğle paydosunda yemek yiyecek yerde yürümeye karar veriyorum. Soğuğa aldırmadan bu planımı uyguluyorum. Kampüsün tenha köşelerine doğru uzanıyor yolculuğum.</p>
<p>Binalar azaldıkça yeşillikler artıyor. Doğayı seyrediyorum doya doya, hazır gözlerim görüyorken. Bir yandan da kuş cıvıltılarını duyuyorum. Bunun da tadını çıkarıyorum henüz kulaklarım işini yapıyorken. Yaşadığım güzellikleri düşünüyorum, henüz zihnim çalışıyorken.</p>
<p>Kuş sesleri azalınca kulaklığı takıp telefonumda müzik programını açıyorum. Neşet Usta, “Yazımı kışa çevirdin,” diyor. Bense tersini yapıyorum bugün. Bedenim kışı yaşarken ruhumda bahar rüzgârları esiyor. Farkındalığın hafifliği kuşatıyor benliğimi.</p>
<p>Bu harika yolculuğum sona erdiğinde “Yazmalıyım!” diyorum. Ellerim tutuyorken bu özel etkinliği de ihmal etmemeliyim. Duygularımı paylaşmalıyım okurlarımla. Belki kışı yaşayan bir dostun ruhuna bir nebze bahar esintisi ulaştırabilirim.</p>
<p>Düşünerek, anlayarak, farkında olarak daha güzel bir yaşama dümen kırmak için hiçbir zaman geç değildir. Kalın sağlıcakla, huzurla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.halilcikriklar.com/elim-ayagim-tutuyorken.htm">Elim Ayağım Tutuyorken…</a> yazısı ilk önce <a href="http://www.halilcikriklar.com">Halil Çıkrıklar</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>http://www.halilcikriklar.com/elim-ayagim-tutuyorken.htm/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
