Anasayfa » Halep Oradaysa Arşın Burada

Halep Oradaysa Arşın Burada

Halil ÇIKRIKLAR

 

Telaffuzundaki ahenk bir yana çarpıcı tespiti nedeniyle değerli bulduğum bir deyimden bahsetmek istiyorum. Eskilerden kalmış olsa da günümüzün yaygın hastalıklarına ışık tuttuğu için eskimeyen bir tabir…

“Kerameti kendinden menkul…”

Olağanüstü özellikleri ve yetenekleri olduğunu iddia eden ancak bunun için elle tutulur bir delil sunamayan kişileri tanımlamak için kullanılır bu ifade.

Hakikat, sade ve gösterişsizdir. Ama yalanlarını gerçek diye yutturmak isteyen üçkâğıtçılar sözün gücüne güvenmeyince söyleyeni abartma yolunu seçmektedirler. Gizemlerle süslenmiş ve şişirilmiş bir kısım insanlar, aklını kullanmaktan imtina eden güruhu hipnotize etme gücüne sahip olabilmektedir.

“İnsanlar artık gerçeği aramıyor; kendilerine en rahat gelen yalanı takip ediyor,” demiş Nietzsche (1844-1900). Sahiden de oturup gizemli masallar dinlemek, okumak ve hakikati araştırmaktan daha eğlenceli görünüyor bazı insanlara. Mesela:

“Şeyh Uçan Efendi, uçarak hacca gitmiş.”

Bunu söyleyen kim?

Müridi, Atan Efendi…

Doğru dediği ne belli?

“O şeyhin en sadık müritlerinden biri olması yetmez mi?”

Bozacının şahidi şıracı, misali…

Peki, çok mu önemli bu mesele?

Kanaatimce çok önemli, çünkü bir sürü de “Yutan Efendi” var!

“Eleştirel düşünceden yoksun bir toplum, her türlü şarlatanın kolay avıdır,” diyor Carl Sagan (1934-1996). Karınca kadar şüpheli bilgiyle fikir sahibi olanlar, önlerine fil kadar somut delil konulsa da ilk görüşlerini kolay kolay değiştirmiyorlar. Eric Hoffer’ın ifadesiyle “beyni sertleşmiş” bu insanlara hakikati anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur.

 

Bilindik bir deyimin eskilere dayanan tanıdık hikâyesi…

Palavracının biri kendisini övmek için sürekli atıp tutarmış. Etrafındakiler de eğlenmek için dinlermiş. Bir seferinde Halep’teyken on arşın mesafeye kadar atladığını iddia edince dinleyenlerden biri dayanamamış ve sorgulamaya karar vermiş:

“Eğer bu doğruysa şimdi de atla görelim!”

Bir arşının yaklaşık 68 santim olduğunu hesaba katınca toplamda altı yedi metrelik bir mesafeden bahsediyoruz.

Zor durumda kalan iddia sahibi “Ama ben Halep’teyken on arşın mesafeye atlamıştım,” deyince sorgulayan adam şu cevabı vermiş:

“Halep oradaysa arşın burada!”

 

Ormanda Alaaddin’in Sihirli Lambasını bulan şaşkın adam gibiyiz. Lambadan çıkan cinden üç dileğimiz vardır. Büyük bir villa, önünde lüks bir otomobil ve bir de bankadaki hesabımızda bir milyon dolar…

Her şey cinin bir parmak şaklatmasına bağlıdır. Sorun şu ki, bu dileklerimizin gerçekleştiğinden emin olmak için şehre gitmemiz gerekir. Kandırıldığımızı anladığımızda ise artık çok geçtir. Ormana geri dönsek de cin orada değildir…

Garanti belgesi olmadan elektrikli süpürge bile almayan insanların sorgulamadan peşinden koştukları şarlatanlara güvenerek bir ömrü hatta sonsuz bir hayatı riske atması üstünde uzun uzun düşünmeye değer bir meseledir.

Etrafında sorgulamadan inanan bir güruh bulunca bol keseden atanlar, aklını kullanıp sorgulayan bir adamla karşılaşınca bocalıyorlar. Verecek cevap bulamayınca öfkelenip hakaret ve iftiralara başvuruyorlar. Oysa birkaç dakika önce erdemden bahsediyorlardı!

“Bir gerçeği görmezden gelebilirsiniz. Ama görmezden geldiğiniz gerçeğin sonuçlarını görmezden gelemezsiniz,” diyor Ayn Rand (1905-1982).

Dikkat edin! Gizemle süslenmiş, abartılı hikâyelerle şişirilmiş insanların kalabalık kitleleri uyutmak ve paralarını almak dışında pek marifetleri yoktur. Geçmişin masallarını anlatırken henüz gelmemiş geleceğe dair aklın sınırlarını zorlayan iddialarda bulunuyorlar. Ne de olsa bugün kendilerini sorumluluk altında tutmuyor bu kehanetler.

Ama bu -sözüm ona- sıra dışı adamlar insanlığın en bilindik sorunlarını çözmeye yanaşmıyorlar. Denemesi bedava!

Madem biz fanilerin sahip olmadığı üstün güçleri var bu adamların, çıksın sokağa ve en yaygın meselelere el atsınlar. Anlamsızlık girdabında boğulan gençlere ışık olsunlar. Mesela, şiddeti önlesinler. Birkaç müridi dışında kimseye görünmeden uçabilen bu insanlar mesela gitsin Netanyahu gibi zalimleri durdursun.

Güzel olmaz mıydı?

Halep oradaysa arşın burada!

Şems-i Tebrizi’nin bir sözü var: “Aşk gönül işidir, akıl işi değil.” Sahiden de aşk, aklın devre dışı kaldığı kontrolsüz, abartılı ve sonu çoğu kez hüsranla biten bir sevgi türüdür.

Adamın şöhretine tumturaklı bir söz de eklenince sorgulamayan kitleleri etkilemesi muhtemeldir. Bu tabiri inanç meselesine uyarlayanlar “İnanmak gönül işidir, akıl işi değil,” diyerek daha yolun başında aklı ipotek altına alıyorlar. Böylece kitleleri en değerli hazineleri olan aklı kullanmaktan uzak tutmaya çalışıyorlar.

“Alan memnun, veren memnun. Sen ne karışıyorsun?”

Mesele ciddi değerli dostlar!

“Sizi saçmalıklara inandırabilenler size katliam yaptırabilirler,” demiş Voltaire (1694-1778). Sahiden de yakın ve uzak tarih bunun örnekleriyle doludur.

Güvenilirliğiyle ün salmış markaların amblem ya da ambalajlarını kullanan ama içine sahte ürün yerleştiren düzenbazlar var malum. Ama bundan daha tehlikelisi, güven telkin eden kavramları referans gösterirken içini yalan dolanla doldurdukları inanç ve ideolojileri pazarlayarak kitleleri peşinden sürükleyenlerdir.

Deniz suyunun tuzlu olduğunu anlamak için tüm denizi içmemiz gerekmiyor. Hakikatten uzaklaşıp gizemle insanları büyülemeye çalışanların şimdiye kadar yaptıklarını gördükten sonra aynı hatalara düşmek akıl kârı değildir.

Okumak, düşünmek, sorgulamak, araştırmak, kesin olmayan bilgiden uzak durmak, bilmediğin şeyin ardından gitmemek gibi ilkeler şimdiye kadar kimseyi hüsrana uğratmamıştır.

İhtiyacımız olan şey, hakikattir. Dekart gibi masamızın üstünü temizleyip sıfırdan başlamalı, tüm şüpheli şeyleri bir kenara bırakmalı ve tartışmasız gerçek bilgilerle yola çıkmalıyız.

Güvenilir bilgilerin üstünde inşa ettiğimiz sağlıklı düşünceler bizi hakikate ulaştırır; hakikat erdeme ve erdem de daha güzel bir hayata.

 

İlgili Yazılar

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x