İster fabl deyin ister fıkra…
Komik olmasının ötesinde en yaygın hastalıklarımızdan birisini gözleri önüne süren çarpıcı bir sahne paylaşacağım şimdi sizinle:
Koyun hendeğin üstünden atlarken istemeden de olsa kuyruğu havaya kalkar. Bu sırada hemen arkasında bulunan keçi bu kısacık zaman zarfında her şeyi görmüştür.
Tiz sesiyle gülen keçiye bunun nedenini sorar koyun. Zıpır hayvan gördüğü manzaradan bahseder.
Koyun sadece susar. Zira keçinin kuyruğu hep havadadır…
“Kusurumuz ne kadar çoksa o kadar kusur ararız,” demiş Cenap Şahabettin (1870-1934).
Ne zaman birini eleştirecek olsam şu fıkradaki keçinin içine düştüğü sahne canlanır gözümün önünde. Gençliğimde daha sık yaptığım bu tür hatalar için binlerce kez pişman olurum.
Yuhanna İncili’nde anlatılan meşhur kıssayı duymuşsunuzdur:
Zina yaptığı iddia edilen bir kadın, Hz. İsa’’nın huzuruna getirilir ve şeriat kanunlarına göre taşlanması gerektiği söylenir. Hz. İsa şu cevabı verir:
“Aranızda günahsız olan kimse ilk taşı o atsın!”
Bu sözün ardından kalabalıktaki herkes ellerindeki taşları bırakır ve oradan ayrılır.
Başkalarını yargılamadan önce kendi hatalarımızla yüzleşmemiz gerektiğini hatırlatan harika bir ders vardır burada.
Yoğun bir şekilde araştırdığım, sorguladığım, okuduğum, düşündüğüm ve yazdığım yirmi yıllık dönemde tespit ettiğim bazı önemli şeyler var:
Birincisi, insanoğlunun en asil ve en özel yeteneği, düşünmektir. “En mutlu insan, akıl yürütme işlevini yerine getiren insandır,” demiş Aristoteles (MÖ 384 – MÖ 322).
İkincisi, düşüncelerimizi belirleyen verilerin depolandığı beyin muhteşemdir.
Üçüncüsü, beyin dediğimiz makine muhteşemdir ama mükemmel değildir. Yani yanlış düşünceler üretme potansiyeline sahiptir bu müthiş bilgisayar. Aileden sosyal çevreye, filmlerden kitaplara beynimize doldurduğumuz veriler düşüncelerimizin şeklini belirliyor. Yanlış bilgilerden algı kusurlarına pek çok şey yanlış düşüncelere sevk edebiliyor bizi.
Dördüncü önemli tespitim: Dünyadaki en önemli sorunların hemen hepsinin kaynağı insanoğlunun yanlış düşünceleridir.
Ve beşincisi…
Dünyadaki en zor işlerden birisi, yanlış düşünen bir insanın kendisinin bunu tespit edebilmesidir.
Yanlış düşüncenin neticesi olan ruhsal hastalıklar AIDS gibidir. İzninizle açıklayayım: Vücudumuz mikroplarla karşılaşınca savunma hücrelerimiz ilk müdahaleyi yapar. Ama AIDS hastalığına neden olan virüs doğrudan savunma hücrelerini hedef aldığı için bağışıklık sistemimizi çökertir.
Düşünce merkezimiz arıza yaptığında aynı çıkmazla karşı karşıyayız: Bunu tespit edecek mekanizma olan düşünce merkezinin kendisi arızalıdır çünkü.
Komplo deşifre olduğunda komplo olmaktan çıkar. Düşünce hatalarımızı tespit etmenin zor olduğunu bilmek, her düşüncemizin hatalı olma potansiyeli taşıdığını hatırlatır bize.
“Belki de kesin olan tek şey, hiçbir şeyin kesin olmadığıdır,” demiş Felsefenin babası Dekart.
Algı, duygu ve yargılarımızın eseri olan tüm bilgi ve düşüncelere şüpheyle yaklaşmak iyi bir başlangıç noktasıdır. Çünkü en büyük hatalarımızdan birisi yargılarımızı bilgi sanmaktır. Sıklıkla unuttuğumuz bir gerçek ise; algı ve duygularımızın her zaman yanılma potansiyeline sahip olduğudur.
Bizi rahatsız eden, sorunlara çözüm üretmeyen, hayatımızı kolaylaştırmayan her düşünceyi objektif bir şekilde analiz etmek bizi hakikate yaklaştıracaktır.
Bildiğinden kesin bir şekilde emin konuşan insanlara dikkat edin! Bu güven duygusu bilgeliğin değil daha çok cehaletin eseridir.
Tüm sermayemiz, uçsuz bucaksız bilgi deryasından bir katre… Öyleyse bu gurur, bu kibir niye?
Sokrat’ın mütevazı tutumunu hatırlayın: “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” diyor filozof.
Hele bir de işin içine iftira, hakaret ve tehdit karıştıranlar…
Birisi bize iltifat ettiğinde “O sizin güzelliğiniz,” deriz. İçinde güzellikler olan güzel görür çünkü.
Birisi hakaret ettiğinde de aynı şey geçerlidir. Sokakta yürürken delinin biri bize deli dedi diye üzülmeyiz. Kötü söz daha çok sahibi hakkında fikir verir bize.
Sahiden öyle değil midir?
Etrafındaki insanlara en çok hakaretler yağdıran insanlara bir bakın. Şu vecizenin ne kadar da gerçek olduğunu göreceksiniz. Bu huzursuz insanların tedavisi zordur ama dinleyenlere bir önerim var:
Hayatımızdaki en özel kavramlardan biri olan erdemden bahsederken başkalarına hakaret eden insanların kendisiyle düştüğü çelişkiye dikkat edin!
Çünkü hakaret etmek gibi erdemsiz bir tavır sergileyenler yalan da söyleyebilir, iftira da atabilir.
Kimsenin ağzı torba değil ki, büzesin. Ama dinlememek gibi bir özgürlüğümüz var. Hakaretlerden incinecek yerde söyleyene ayna tutmak güzel bir seçenektir. “Kusur arıyorsan, tüm aynalar senin,” demiş Celaleddin Rumi (1207-1273).
Üslûb-u beyan ayniyle insan…
Bu vecize Fransız yazar Georges-Louis Leclerc de Buffon (1707–1788) tarafından ifade edilen “Üslup insanın ta kendisidir,” sözüne dayanır. İfade biçimimiz, seçtiğimiz kelimeler ve tavrımız; karakterimizi, iç dünyamızı ve kalitemizi yansıtır.
Hakikatin dili sade ve temizdir; süslemeye de hakaretlerle çirkinleştirmeye de ihtiyacı yoktur. Bu türden makyajlar olmadan ifade edemediğimiz düşüncelerimizi sorgulamaya başlasak iyi olur.
Duygulardan arınmış saf bilginin -yani hakikatin- ışığında daha aydınlık yarınlara…
Hayatın gerçeklerini sıralamışsınız Halil bey. Emeğinize sağlık..
İyi çalışmalar dileklerimle..
Kalemine sağlık hocam
Kalemine vee yüreğine sağlık.
Kalemine yüreğine sağlık kardeşim