Dijojen dar bir sokakta kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinin de yoluna devam edebilmesi için birinin kenara çekilip yol vermesi gerekmektedir. Zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli adam filozofa dönerek şunları söyler:
“Ben bir serseriye yol vermem.”
Diyojen, kenara çekilir ve sakin bir tavırla yanıtlar:
“Ben veririm.”
Bu sahnenin gerçekten yaşanmış bir anekdot olması mümkün. Yok eğer kurguysa müellifini tebrik etmek isterim. Sahiden, hiç kavga etmeden hatta hakaret sözcüklerini bile kullanmadan bir hadsize haddini bildirmenin en nahif yollarından birini kullanmış kahramanımız.
Diyojen’in korktuğu için alttan aldığını düşünmek haksızlık olur. İskender gibi devrin kudretli hükümdarına posta koyan bir adamdan bahsediyoruz. Bu hikayenin repliği ise halen hafızalarımızda duruyor:
“Gölge etme başka ihsan istemem.”
Türk Dil Kurumu tanımlamasına göre serseri, “belli bir işi ve yeri yurdu olmayan başıboş kimse” demektir. Gelir getirecek bir işi olmayan ve fıçıda yaşayan Diyojen’i serseri olarak tanımlamak kabul edilebilir.
Diğer yandan serseri kavramının başka anlamları da var. Durup dururken ona buna sataşan kabadayı tiplere de serseri denir. Bu açıdan bakınca da Diyojen’i serseri olarak nitelemek haksızlık hatta saygısızlık olur.
Kurgu veya gerçek, yaşanan sahnedeki kendini beğenmiş adamın ismi bile geçmiyor. Ama aradan yirmi beş asır geçtiği halde Diyojen’i hatırlıyoruz.
Her okuduğumda beni güldüren bu sahnenin asırlarca eskimeden hatırlanıyor olmasının nedenleri vardır. Çok basit gibi görünmekle birlikte çok derin bir bilgelik gerektiriyor bu tavır. Zeka yetmez, sabır gibi zor bir erdeme de sahip olmak gerekir.
Benzer bir olayla karşılaştığında –bu denli zekice olmasını bir kenara bırakırsak- bu şekilde sakin, sabırlı ve mütevazı kalabilecek kaç kişi tanıyorsunuz?
Bize yönelen hakareti duyduğumuz anda sinirlerimiz tepemize yükselir. En kibar insanı bile delirtebilir kötü sözler. Kendimiz olmaktan çıkar ve daha güçlü bir misillemede bulunmak isteriz. Bu da kavgalara sürükler bizi.
Fakat kendimize birkaç saniye düşünme fırsatı verirsek insanların kötü muamelelerine misilleme yapmanın gereksiz olduğunu fark ederiz. Sokrat’ın dediği gibi; “Bir eşek bana tekme atarsa onu dava mı edeyim, şikâyet mi edeyim, yoksa tekme mi atayım?”
Ve bir başka filozofun tam ta bu türden tartışmalardan uzak durmamızı telkin eden harika sözü geliyor aklıma:
“Asla bir domuzla güreşmeyin,” der Nobel ödülü almış İrlandalı yazar Bernard Shaw. “İkiniz de kirlenirsiniz ama domuz bundan hoşlanır.”
Sahiden de kavga potansiyeli taşıyan tartışmalara sizi sürükleyen insanların benzer türden bir oyun oynadığını görürsünüz. Sizden daha avantajlı olduğunu düşündüğü teknik bilgi, para, fiziksel güç ya da statü gibi avantajlara yaslanıp sizi çatışma bataklığına sürükler. Ya da yapacak işi yoktur, canı sıkılıyordur, zaman öldürmek istiyordur. Ama bilinçli insan saniyelerin hesabını tutar.
Bir de günümüzden örnek vermek istiyorum. Gerçek veya kurgu, bilmiyorum. Kısa videoyu izlediğimde Diyojen’in zekasını aratmayacak bir davranışla karşılaştım. Olay yabancı bir ülkede, trafik polisi ile sürücü arasında geçiyor.
Trafikte ceza yazdığı genç bayan, “Siz benim babamın kim olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyor memura. Elbette bu sorudan çok tehdittir ama zeki polisin yanıtı yüzünüzde geniş bir tebessüm oluşturur:
“Onu annene soracaksın kızım…”
Refleks tepkilerimizi kontrol edebilecek olgunluğa ulaştığımızda bilgelerin bakış açısına yaklaşırız. Yapmamız gereken şey çok basit: Durmak, derin bir nefes almak, ona kadar saymak ve bu sırada filozofların reçetelerini hatırlamak…
Hastaneler ve hapishaneler bu on saniyelik ihmalin bedelini ödeyen insanlarla dolu.
Bilgelik ve sabırla daha huzurlu yarınlara…