Pek çok insan hayatından memnun değil ama bunu sonlandırmak da istemiyor. Bazı insanlar ise hayatından memnun görünüyor.
Aynı dünya, aynı iklim, aynı canlılarla dolu evren…
Peki bu farklılık neden?
Kitabın ismi bile elinizi uzatıp satın almak ve içini karıştırıp sihirli formülleri bulmak için teşvik ediyor. “Hayatı Sevmek” isimli eserinde Fromm, insanı ele alıyor. İşe kendimizi tanıma çabasıyla başlıyor.
Kendimizi anladığımızda diğer insanları da anlayabiliriz. İnsan kavramını iyi anladığımızda iyiliklerin ve kötülüklerin nedenine dair fikir sahibi oluruz. Evrendeki en özel canlıyı -insanı- anladığımızda ise hayatı anlamamız kolaylaşır.
En önemlisi de iplerin elimizde olduğunu hatırlatıyor Fromm. Yani kendi hayatımızı kendimizin şekillendirdiğini, fiziksel özelliklerimizi değiştiremesek de mutluluğumuzu kendi tercihlerimizin belirlediğini anlatıyor.
Bu minik girizgâhtan sonra sıra geldi eserden birkaç alıntı yapmaya:
Bağırıp çağıran bir kişiye uzaktan bakınca kızgın olduğunu anlarsınız. Daha detaylı bir biçimde bakınca görürsünüz ki, bu kişi aslında kendisini aciz ve güçsüz hisseden, her şeyden ve hayatın kendisinden korkan bir insandır.
Her dakika yeni ihtiyaçlar üretilmekte ve bunların sonu gelmemektedir. İnsanlar sürekli emen ve daha da fazla beslenmek isteyen bir bebek gibi ağızları açık olarak beklemektedirler.
Mal ve güç, mutluluğu garanti edemez, aksine bir iç sıkıntısı doğurur.
İnsanların bir güce inanma ve teslim olma ihtiyacı vardır: Gerçek inancı bulamadığında bir puta, bir insana, bir fikre tapabilmektedirler.
İnsan, kendisi için önemli olan kişilere, ülkülere ve kutsal saydığı kurumlara karşı bir saldırıyı, hayatına ve ekmeğine karşı yapılmış bir tehdit olarak görebilir.
Günümüz insanı için önemli olan tek şey, nasıl bir üst makama geçeceği, nasıl daha fazla para kazanacağı ya da nasıl daha sağlıklı olacağıdır. “Bir insan olarak benim için iyi olan nedir?” diye sormaz.
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden birisi, insanın kendisinin farkında olmasıdır.
Hayvanın tüm bildiği, “Şu an ben tehdit altındayım” duygusudur. İnsanoğlu ise, aklı sayesinde geleceği hayal edebilir; şimdi olmayan ama biraz sonra olabilecek bir tehdidi bilebilir.
Kendimize ait bilgilerimizi arttır ve başkaları hakkındaki illüzyonlarımızı (hayal ve yanlış beklentilerimizi) azaltırsak, hayatımız o kadar zengin, o kadar güçlü ve o kadar canlı bir hal alır.
Karşı tarafın olayın gerçek yüzünü görmesini kabullenemeyiz, çünkü değişmek istemeyiz. Olduğumuz gibi kalmayı tercih ettiğimiz zaman, suçumuzu gizlemenin tek yolu kaçmaktır.
Mücadele şeklindeki sohbet büyük bir topluluk önünde gerçekleşirse, o zaman gladyatörler yarışına dönüşüyor. Sohbete katılanlar birbirlerine saldırıyorlar ve her biri, diğerini yok etmeye çalışıyor. Ya da ne kadar zeki, ne kadar üstün ve ne kadar haklı olduklarını göstermek için konuşuyorlar. Bu insanlar için sohbet, düşündükleri her şeyin gerçekten doğru olduğunu kendi kendilerine ispatlama görevi üstlenmiştir. Bu kimseler sohbete başlarken, zihinlerine yeni bir düşüncenin girmemesine adeta karar vermişlerdir.
İnsan, hayvanlar gibi sadece zeka sahibi bir varlık olarak yaşamaz. Onun, gerçeği anlamak için kullandığı idrak ve akıl gibi iki farklı özelliği daha vardır.
İnsan bir “şey” değildir. O, sürekli gelişme süreci içinde olan bir canlıdır; hayatının her anında gelişir ve değişir.
Sohbet (conversation) kelimesi, Latince’deki farklılaşma ve değişme anlamına gelen “conversion” kelimesi ile aynı kökten gelir. Sohbet etmek, kazanmanın değil, karşılıklı değişimin hedef olduğu bir oyun gibidir.
Peyami Safa diyor ki; “Yaş alarak değil, yaşanarak tecrübe kazanılır. Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.” Sadece altı saatinizi ayırarak bitirebileceğiniz bu eser bilgeliğe doğru uzanan yolu kısaltıyor. Hani o hep aradığımız huzur denen gizemli sularda yüzmek için bir ışık tutuyor bize kitap.
Bilgeliğin aydınlattığı yolda daha huzurlu yarınlara yürümek için işte size harika bir fırsat!