Kuantum fiziği, atom altı tanecikleri inceleyerek bize bu mikro dünyanın işleyişi hakkında bazı fikirler verir.
Atomlar daha düne kadar maddenin temel yapı taşları olarak kabul ediliyordu. On dokuzuncu yüz yılın sonuna gelindiğinde atomla ilgili bilinenler teorilerden ibaretti. Bugün ulaşılan noktada şunu söyleyebiliriz: Atomlar büyük ölçüde boştur. Atomun çekirdeği bu boşluğun sadece milyarda biri kadar yer kaplar. Bunu kocaman bir kamyonun kasasındaki mercimek tanesi olarak hayal edebilirsiniz.
Kuantum kuramının temeli dalga/parçacık ikiliğidir. Bu teoriye göre atom altı varlıklar ne tam anlamıyla parçacık ne de dalgadırlar. Daha çok dalga paketi diye adlandırılan ikisinin karışımıdırlar. Elektron parçacık konumundaysa durumunu dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Fakat aynı anda asla ikisini birden ölçemeyiz. Peki, tüm bunlar ne demek oluyor?
Zihninin sınırlarını bilmeyen ve kesinlik arayışında olanlar için acı da olsa bir gerçeği ifade etmek gerekir: Bilimin ulaştığı son nokta, kesinlikten çok belirsizliğe sürükler bizi.
Mesela, çok iyi bildiğimizi sandığımız bilinç ve düşüncelerimiz… Kuantum düzeyindeki keşiflere rağmen bu kavramları izah edebilmekten çok uzağız.
Kuantum fiziğinin efsaneleri olan Niels Bohr ve Heisenberg gibi kuramcılar, gerçekliğin temelde belirsiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yani gerçek sandığımız her şey aslında olasılıktır. Mesela, elimizde tuttuğumuz kalem hayallerimizden daha gerçek değildir. Peki, bu kötü bir şey midir?
Aslında değil. Yeryüzündeki en zeki tür olsak da sınırlarımızı bilmek içimizi rahatlatacak keşifler yapmamızı sağlar. İsterseniz felsefenin efsanelerinden Dekart’a (1596-1650) bir kulak verelim:
“Bir tarafta kendimle ilgili düşünen ve uzantısız bir şey olduğuma dair çok açık ve net bir fikrim, diğer tarafta bedenimin uzantısı olan, düşünmeyen bir şey olduğuma dair net bir fikrim var. Öyleyse ben kesinlikle bedenimden ayrıyım ve onsuz var olabilirim.”
Belirsizlik, ilk bakışta kafamızı karıştırsa da zihnimizin algılayamadığı şeylerin gerçekte olabileceğini anlatır bize. Adını duymak bile bazı insanların içini ürpertse de ölüm ve sonsuzluğu anlamamızı kolaylaştırır bu belirsizlik.
Ölmek, -fiziğin ulaştığı son noktada- atom altı parçacıkların kaybolması olarak kabul edilirse sandığımız anlamda ölümün olmadığı sonucu çıkar ki, bu pek çok insanın ilgisini çeker sanırım.
Dekart’ın da ifade ettiği gibi gerçek insan bedeninden ayrıysa işler biraz daha netleşiyor. Atomlarına kadar ayrılan beden artık fonksiyon dışı kalsa da bu bedeni yöneten can -ya da ruh- bundan etkilenmiyor demektir. Yani bilgisayarı ıskartaya çıkarabilirsiniz ama yazılım korunur. Daha yeni hatta gelişmiş bir cihazda işine devam edebilir. Bu durumda tek Tanrılı dinlerin ifade ettiği sonsuz yaşam daha anlaşılır hale geliyor.
Malum ülkemizde cenazelerde en çok okunan surelerin başında Yasin gelir. İnsanlar sadece bu uzun surenin iki ayetinin anlamı üstünde düşünse ölüm konusuna bakışları değişecektir eminim.
“Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yasin, 78-79)
Yani sahiden hiç yokken beni bulunduğum şekilde var eden bir Yaratıcı için içimdeki gerçek beni –bilinç, can, ruh- sonsuza kadar yaşatmak hiç de zor görünmüyor. Hep aradığımız şey bu değil mi?
Sonsuza dek yaşamak isteriz ama burada ilk planda aklımıza gelen şey kusurlu bedenimizdir. Yaşlanan, hastalanan, arızalanan bedenimiz olmasa da zamanın bu etkilerinden korunan gerçek insanın yaşamaya devam etmesi daha güzeldir sanırım. İnsanlığın en büyük endişelerinin en etkin tedavisi olabilecek bir şeyden bahsediyorum.
Sözlerimi on üçüncü asırda yaşamış şair Yunus Emre’nin sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil…”